27 Ekim 2026, 11:16:16
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Afyon 21°C
Açık
Afyon
21°C
Açık
Pts 18°C
Sal 17°C
Çar 16°C
Per 13°C

BAŞLANGIÇ

BAŞLANGIÇ
22 Ekim 2026 14:43
105
A+
A-

Küçük dükkanıyla lezzetini tüm şehir halkına beğendiren insanların uğrak yeri olmuş kavurmacının önünde duruyordu. Başına düşen yağmur damlaları saçından süzülerek daha da aşağı iniyor ve bedeninde ürpertici bir serinlik hissediyordu. Sanki, göğsündeki bir el kalbini avucuna almış sıkıp bırakıyordu. Burnundan derin bir nefes alıyor fakat aldığı nefes ciğerlerine ulaşmıyordu. “Sakin olsana! İlk defa değilya bu” diyor, kontrol edemediği hareketlerini bastırmaya zorluyordu. Gözlerini geldiği yolun sağında bulunan kütüphanenin kapısına dikmişti. Uzaktan montunun kapşonunu kafasına geçirmiş hızlı adımlarla ona doğru gelen birini gördü. Yüzünde kısık bir tebessüm oluştu ve tekrar derin bir nefes aldı. Bir çift zeytin göze odaklanmıştı. Bedeni orada kalmış, ruhu eski anılarında gezintiye başlamıştı.

‘‘Yalnızca bir kırıntıydın içime ilk düştüğünde vakitsiz anda

Bilmediğim bir neden beni alıp götürdüğünde o yerlere…’’

Bu mısralara ilk olarak ne zaman eşlik ettiğini hatırladı. Her şeyin ilk tohumlarının atıldığı o günü düşündü. Bundan yaklaşık yüz yıl önce yapılmış olan evin önündeki yaşlı çınar ağacının gölgesinde su şırıltılarını dinliyordu. Uzayıp gelen esnaf dükkanlarının hiç değişmeyen sahipleri “Buyrun buyrun hocam” diyerek gelip geçen insanlara sesleniyordu. Her zaman uğrayıp alışveriş yaptığı dükkan belliydi. Diğerlerine girmez sadece dükkanın önüne açtıkları tezgahlara göz gezdirirdi. Fazla dolanmadan kapıdan içeriye girerek dükkan içinde dolaşmaya başlamıştı. Demir askılıklara haddinden fazlaca serpiştirilmiş kitap ayraçlarını gördü. Döner yapıda olan standı döndürüp incelerken bir tanesini çok beğenerek yerinden çıkarttı. Aynısından bir tane daha alarak parasını ödeyip çıktı. Kapının önünde heyecanına ortak olacak ufak bir esinti hissetmiş ve “Hayır olsun. Niyetini güzel tut, olursa bir tanesini de ona verirsin” demişti.

‘Ya bu benim içimde dolaşan da kimdir?

Ya bu benim içimde mekan tutan da kimdir..?’

Gitarın insanın yüreğine dokunan titreşimleri onu bu sefer içindeki tohumların yeşerdiği o unutamadığı güne götürdü. Daha önce almış olduğu kitap ayracını da çantasına koyarak otobüse binmişti. Bir an önce yolculuğun bitmesini istiyor, sabırsızlanıyordu. Çok geçmeden otobüs yolun sağ tarafına yanaşmış ve durmuştu. Şoför koltuğundan kalkıp yolculara dönerek tekerleğin patladığını ve biraz bekleyeceklerini söyledi. Göğsüne bir sızı saplanmış ve gideceği yere varamayacağını düşünmüştü. Kısa bir bekleyişten sonra tekerlek yapılmıştı. Bir iki saat kadar sonra otogara inmiş ve kendisini şehrin merkezinde bulmuştu. Sağı solu envai çeşit dükkanla dolu şehrin meşhur yoluna girerek ilerlemeye başladı. Yolun yarısına bile varmadan daha önce hiç alışveriş yapmadığı kitapçıya geldiğini anladı ve içeriye girdi.

-Nuri Pakdil’in Batı Notları var mı acaba?

-Ondan kalmamış olabilir fakat o tarz kitaplarımız şurada isterseniz bir bakın.

Orta yaşlarda ve gözlüklü olan adamın gösterdiği yere yönelmişti. Tozların ortamın güzel kokusunu esir ettiği küçük bir odaya girdi. Kitaplıklarda türlerine göre ayrılmış kitaplar bulunuyordu. özlerini gezdirmeye başladı. Nuri Pakdil’in kitaplarını buldu fakat aradığı Batı Notları yoktu. “Ne yapacağım şimdi ben?” demişti içinden. “Yapacak bir şey yok. Vaktim azaldı. Başka bir kitap alacağım” diyerek de cevaplamıştı kendisini. Tekrar gözlerini gezdirmeye başladı. Yan rafta bulunan Rasim Özdenören’i gördü. Biraz baktıktan sonra “Tamam işte. Bu olur. Zaten beraber bir gül filizlendireceğiz” dedi. Kitabı bulunduğu yerden çıkarıp kasaya doğru yöneldi.

-Rica etsem bir kalem alabilir miyim? Not yazacağım da.

-“Tabi ki buyrun bunu kullanabilirsiniz” dedi orta yaşlardaki dükkan sahibi.

Daha önce planladığı kısa cümleleri kitabın ilk sayfasına yazarak dükkandan çıktı. Arka sokaktaki yokuştan aşağı doğru sallanmaya başlamıştı. Geç kalmışcasına koşar adımlarla yürüyordu. Çok fazla zaman geçmeden geleceği yere varmıştı. Kaba kuvvetle açılan sert metal kapıyı titrek elleriyle ittirerek açtı. Sağ ayağını attı ve bismillah diyerek içeriye girdi. Kitap ve kahve kokusunu birlikte aldı. Sağ ve sol yanı kitaplıklar ile dekore edilmiş koridora doğru yöneldi. Gözlerini kitaplarda dolaştırarak sırt yazılarını okudu. Koridorun sonundaki köşeyi döndüğünde boş bir masa var mı diye etrafına bakındı. Kasanın hemen önündeki masanın uygun olabileceğini düşündü. Demir sandalyeyi kendine çekerek oturdu. Az sonra o da gelmiş ve karşısındaki sandalyeyi çekerek oturmuştu. Kitap ve ayracı ona doğru uzattı. Bir an sessizlik oluştu. Elini bileğindeki akik ve obsidyen taşlı bilekliklere atarak oynamaya başladı. Bir yandan da parmağındaki akik yüzüğü yuvarlıyor stresini belli etmemeye çalışıyordu. Kasanın arkasından kahve makinesinin garip sesleri duyuluyordu. Arkadaki masalarda konuşan çiftler ve ders çalışan öğrenciler vardı. Karmaşıklığın ortasına doğru kendince içinden bir haykırış yapmıştı:

-Delice atan iki yürek… Konuşulamayan sözcükler… Büklüm büklüm olan iki dil… Kaçırılan duygu dolu gözler… Kısılmış iki ses… Başları öne eğik iki utangaç… Masa üstünde soğumuş iki çay… Çiniler ve çiçeklerle süslenmiş bir poşet… Bir kitap ve bir ayraç… Bismillah ile başlayan ve sonu gül olan… Gülü yetiştiren de bir adam… Amacı dava olan ve davasını haykıran iki yürek… Aynı kitabı okumak ve aynı kitap için çalışmak isteyen iki ömür… Çiftlerin içindeki teklik… Tek bir duygu ve tek bir ses…

İşte onun için her şey o gün başlamıştı. Yıllar sonra bile olsa yine o anda yaşıyordu. Dalgınlığını sırtına dokunan küçük bir el bozdu. Göğsüne yaslanan ufacık başıyla ağlamaklı bir ses şöyle dedi:

-Ne zaman geldin? Hoş geldin. İyi ki geldin.

Bir umut ki açtım sadrımı dökülenler kalem olup yazıldı.
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.