GÖRÜLMEYEN ÇOCUK
Onlar aynı evde büyüdüler, aynı sofraya oturdular, aynı odalarda uyudular. Dışarıdan bakıldığında her şey normaldi. Bir aile… Bir anne, iki kardeş. Babaları; az konuşan ama sözü dinlenen bir adamdı. Toprağı bilirdi, emeği bilirdi. İki oğluna da eşit davranmaya çalışırdı. Sevgisini göstermeyi pek bilmezdi ama hissettirmeyi bilirdi. Sonra bir gün… Ansızın gitti. Onun gidişi, sadece bir eksiklik değil; evin dengesinin yıkılışı da oldu.
Cem uzun boylu, yakışıklı esmer bir gençti. Kendine güveni yüksek, konuşmayı bilen, bulunduğu ortamda dikkat çeken biriydi. Ama bu zamanla kibire dönüştü. İnsanları kendi çıkarına göre değerlendiren, gerektiğinde kendini acındıran, para hırsıyla hareket eden biri oldu. Köyde kimse onu sevmezdi. Çünkü Cem, iyi niyete değil; menfaate bakıyordu.
Cihan’da en az abisi kadar yakışıklıydı. Ama onun karakteri daha güzeldi. Yumuşak huylu ve sessizdi. Yaşına rağmen saçlarına düşen birkaç beyaz tel, erken olgunlaştığını anlatıyordu. Az konuşur, çok hissederdi. Dürüst, vicdanlı, merhametliydi. Köyde herkes onu severdi. Çünkü Cihan, insanları olduğu gibi kabul ederdi.
Annesi için Cem bambaşkaydı. İlk göz ağrısıydı. Onunla öğrenmişti anneliği; ilk korkusu, ilk uykusuzluğunu, ilk heyecanını onunla yaşamıştı. Üstelik Cem küçükken zayıf ve hastalığa yatkın bir çocuktu. Onu kaybetme korkusu, annenin içine yerleşmişti. Bu yüzden sevgisi zamanla bir bağlılığa, hatta bir bağımlılığa dönüştü.
Cihan’ı da çok seviyordu… Ama eksikti Cem’e göre.
Eksik sevgi, zamanla sessiz bir yaraya dönüştü.
Bir gün akşam yemeği için sofraya oturdular. Yemekte tarhana vardı. Anne, hiç düşünmeden: “Cihan, artık şehre git. İş güç bul kendine. Askerliğini yaptın, büyüdün oğlum. Abin Cem burada benimle kalır; hayvanlara birlikte bakarız, geçinir gideriz.”
Bu söz, sıradan bir cümle değildi. İki kardeşin arasına çizilen görünmez bir sınırdı.
Cihan sustu. Sonra hep sustu. Konuşsa da anlaşılmayacağını anladı. İçinde açılan yaraları kimseye göstermedi. Yıllar geçti. Cem köyde kaldı, evlendi. Anne yaşlandı: hayvanlarını sattı, kendi kabuğuna çekildi.
Cihan ise gitti. Kendine başka bir hayat kurdu.
Şehirde… Uzakta…
Zeliha ile evlendi.
Zeliha; masmavi gözleriyle gökyüzünü hatırlatan, merhametli bir kadındı. Güzelliğin geçici olduğunu bilen ama kalbin güzelliğini büyüten biriydi. Cihan’la birbirlerini tamamladılar.
Ama sevgi eksikliği… İnsan nereye giderse gitsin, içinde kalır.
İki kardeşin arasındaki mesafe hiç kapanmadı. Çünkü o mesafe, yıllar içinde kurulmuştu.
Bir gün anne hastalandı.
Hastahane koridorunda, yıllar sonra ilk kez yan yana durdular. Yakındılar… Ama yabancı gibi. Cem ayakta duruyordu; elleri cebinde. Her zamanki gibi görünüyordu. Cem’in içinde bir şey ilk defa yerinden oynamıştı. Kendi kendine sordu: “Ben gerçekten hayatın neresindeyim” Annesini kaybetme ihtimali, hayatı tekrar sorgulamasına neden olmuştu. Hiç bu kadar eksik hissetmemişti. Bu yüzden kendini hiç tanımamıştı. Cihan ise sessizdi. Her zamanki gibi… Ama bu sessizlik artık kabullenişti.
Anne gözlerini açtı. İlk defa ikisine de aynı sevgiyle baktı. İlk defa o bakışlarında fark yoktu.
“-Benim canım evlatlarım…” Dedi.
Ama o cümle Cihan için artık bir anlam taşımıyordu. Yavaşça ayağa kalktı. Annesinin elini tuttu. Ne kırgın ne kızgın aslında sadece zihni çok yorgundu.
-“Anne,”dedi. “Ben hep buradaydım. Sen beni hiç görmedin.”
Anneleri son kez gözlerini kapatırken gerçekten ağladı.
Cihan kapıya yöneldi.
Cem seslendi:
-Cihan… yine gidecek misin?
Durdu.
Bir an düşündü, başını hafifçe salladı: “Abi… Ben sizin aranızda hiç var olmadım ki.” Ve yürüdü, koridor sessizliğe gömüldü sanki.
Biri eksik sevginin yüküyle, diğeri yanlış sevginin ağırlığıyla… Aynı yerde durdular ama aynı yerden gitmediler. Cihan biraz uzaklaştı. Cem ise ilk defa kendiyle kaldı.
Hayat ikisinden de eksilerek devam etti.