SAÇ TELİ KADAR İNCE
Ayaz, keskin dişlerini şehrin sokaklarına, binaların saçaklarına geçirmiş; gökyüzündeki o soluk, feri sönmüş güneş artık gökyüzünde asılı duran camdan bir lekeden ibaret, teni ısıtmayı çoktan unutmuş. Parktaki köşeleri aşınmış, buz tutmuş mermer bloğun üzerine bırakıyorum ağırlığımı. Taşın altımdan sinsice sızan o keskin soğukluğu, montumun kat kat kumaşını bıçak gibi delip doğrudan etime, oradan da sızlayan kemiklerime kadar batıyor. Parmaklarımın arasında evirip çevirdiğim, sayfaları kenarlarından sararmış, mürekkebi yer yer silinmiş o eski kitabın yaprakları rüzgârla hafifçe hışırdıyor. Gözlerim tam ortadaki tek bir satırda çakılıp kalıyor; parmaklarımın ucundan tutmuş gibi bırakmıyor beni o cümle: “Aşk solcudur, sol tarafı hedef alır.”
Haklı, diye geçiriyorum içimden. Paketten çektiğim sigarayı titreyen dudaklarımın arasına sıkıştırıp çakmağın tekerleğini çeviriyorum. Parmaklarım donduğu için çakmak ancak üçüncü denemede alev alıyor. O minik alevin sarı sıcağı bir saliselik sürede yüzümü yalayarak geçiyor, ardından derin bir nefes çekiyorum. Kor ateşin o kavurucu havası boğazımı tırmalayarak ciğerlerime ulaşıyor; göğsümün ortasındaki o sızlayan boşluğu doldurmak ister gibi… Sonra o gri, yoğun dumanı ayazın tam ortasına, altımdaki mermerin pürüzsüz yüzeyine doğru yavaşça üflüyorum. Duman, esen sert bir rüzgârla havada iplik iplik dağılırken, boşta kalan işaret parmağım mermerin üzerinde anlamsız daireler çiziyor.
Hedefini milim şaşırmayan o görünmez ok, doğrudan göğüs kafesinin sol altına, her saniye biraz daha yavaş çarpan o et parçasına saplanıyor. Kimi zaman insanı bir gecede tahta oturtup her nefeste dünyayı yeniden kurduruyor, kimi zaman da boynuna görünmez, demir halkalar dolayıp kendi hırsının alevleri arasında kül ediyor. Her şey, o okun hangi ele değdiğine, yarayı sarmaya çalışan avuçların şefkatli olup olmadığına bakıyor.
Sigaranın ucundaki kül ağırlaşıyor, mermerin üzerine sessizce düşüp rüzgârla savruluyor. O külün havaya karışışını izlerken zihnimdeki o tanıdık silüet beliriyor; ilk fırtınada yönünü şaşıran o heveslerin aramasında değilim ben. Kökleri toprağın en karanlık, en derin damarlarına tutunan o sessiz bekleyişin tarafındayım. Dünyanın gürültüsünden kaçıp sığınacak yer arayan o kalabalıkta değil, susarak yananların arasında duruyorum. Çünkü bir duygunun diğerine dönüşmesi, insanın gözlerini hırsla kararttığı o incecik çizgide saklıdır. Kimi zaman gelen bir yaz fırtınasıdır bu; pencereleri, kapıları kırıp döker, ortalığı darmadağın eder ve geriye sadece kırık cam parçalarıyla ayak altında ezilen anılar bırakır. İlk zorlukta arkasına bile bakmadan kaçılan, yanlış ellerde hırpalanan o geçici heves, insanın kendi elleriyle ördüğü parmaklıklardan başka bir şey değildir.
Diğeri ise fırtına dindikten, ortalık sessizliğe büründükten sonra o viranenin kapısında tek başına dikilen bir nöbetçi gibidir. Aradaki kilometreleri, kapanmayan yolları ve şehirleri hiçe sayarak o uzak göğse batan küçük bir iğnenin sızısını kendi ciğerinde duymaktır. O odada kimse yokken, caddeler o ismi fısıldamazken, yastığın üzerinde kalan o silik kokunun hayaliyle saatlerce tavanı izlemektir.
Araya aşılamaz uçurumlar, telafisi imkânsız kırgınlıklar girse bile; o duvarın elleri kanatan tuğlalarını tırnaklarıyla kazıya kazıya söküp yine de o enkazın tam ortasında durmaktır. Dünya arkasını döndüğünde, herkes yüzünü başka bir yöne çevirdiğinde, avucun içinde kalan o son sıcaklığı unutmamak ve o eli kıyamet koparken bile bırakmamaktır.
Çünkü insan, sığındığı o ilk limanı bilir. Başını o göğse yasladığı, tenine sinen o huzurlu kokuyu ciğerlerinin en ücra köşesine kadar çektiği an, dışarıdaki o vahşi dünyanın tüm gürültüsü susturulur. O an, içindeki o bitmek bilmeyen fırtına durulur, dalgalar kıyıya vurmaktan vazgeçer. Kapıyı içeriden sürgüleyip dışarıdaki ayazı unuttuğun o yerdedir artık insan.
Sigaradan aldığım son nefesle birlikte izmariti mermerin kenarında eziyorum. Parmak uçlarım taşın o keskin soğukluğuna tamamen teslim olmuş durumda; artık üşümediğimi fark ediyorum. Sol tarafı yakıp kül eden o rüzgârın ardından, geriye kalan o sığınak, hiçbir kışın donduramayacağı bir kor gibi duruyor içeride. Elim montumun cebine kayıyor; parmaklarım, o mermerin soğuğuna inat, içeride sakladığı o kadim sıcaklıkla birbirine kenetleniyor.