BİR KELİMENİN İKİ YÜZÜ: ÖFKE VE GÖNÜL
Tek bir kelime canınızı acıtabilir. Tek bir kelime sizi eskiye götürebilir. Mutlu da edebilir. Önemli olan o kelimeyi özenle seçmek. Bazen düşüncesizce karşımızdaki insanı kırabiliyoruz. Belki o gün modumuzda değildik ya da sinirliydik. O an aklımıza ne geliyorsa söylüyoruz. Karşı tarafı düşünmeden. Oysa kelimeler, bir kez dudakların arasından çıktığında artık bize ait olmaktan çıkar; karşıdakinin kalbine saplanan bir oka ya da onu sarmalayan bir sığınağa dönüşür. “Anlık” bir öfkeye yenilip seçtiğimiz tek bir söz, koca bir birikimi bir çırpıda zedeleyebilir. İnsan olmanın belki de en zor yanı, tam da o fırtınalı anda susabilmek ya da kırıcı olmak yerine doğru kelimeye sığınabilmektir.
Oysa unuturuz; kalpte açılan bir yara, bedende açılan bir yaradan çok daha yavaş kabuk bağlar. Zihnin labirentlerinde yankılanıp duran bir cümle, zamanla kişinin kendi hakkında inandığı bir gerçeğe dönüşebilir. Bir insana “yetersizsin” demek, bir insana “önemsiz” hissettirmek veya sadece öfkeyi kusmak için seçilmiş bir sıfat, karşı tarafın ruhunda yıllarca sürecek bir sessizliğin tohumunu ekebilir. Biz fırtınayı atlatıp kendi normalliğimize döndüğümüzde, öfkemizin enkazını toplayan taraf hep karşımızdaki olur.
Dildeki bu kurucu ve yıkıcı güç, insanın en büyük sorumluluğudur. Kelimeler sadece iletişim kurmaya yaramaz; aramızdaki bağların mimarisini çizer. Şefkatle seçilmiş tek bir sözcük yıkılmak üzere olan bir köprüyü ayakta tutabilirken, düşüncesizce savrulan bir tanesi yılların emeğini bir anda küle çevirebilir. Belki de bu yüzden, kelimelerin sözlükteki soğuk anlamlarıyla değil, insan ruhunda bıraktığı sıcak ya da yakıcı izlerle ölçülmesi gerekir. Ağzımızdan çıkacak her kelimeyi bir hediye gibi, sunulacağı kalbin hassasiyetini tartarak tartmalı; dili bir silah değil, bir iyileşme alanı olarak kullanmayı öğrenmeliyiz.
Çünkü nihayetinde, hayatımızda bıraktığımız izler, kurduğumuz veya yıktığımız cümlelerden ibarettir. Ve insan, zamana yenilmeyen o tek kelimenin hangisi olacağına kendisi karar verir: İyileştiren mi, yoksa kanatan mı?
Peki, dilin hafızasında saklanan bu izler nereden gelir? Bir kelimenin insan ruhunu yıkma ya da sarmalama gücü tesadüf değildir. Türkçenin asırlardır taşıdığı iki köklü kelimeye, öfke ve gönüle baktığımızda, dildeki bu kurucu ve yıkıcı çelişkinin insan anatomisine ve ruhuna nasıl işlendiğini görürüz.
ÖFKE: CİĞERDEN TAŞAN NEFES
Kanatan tarafta duran ve “anlık” patlamalarla fırtınalar koparan kelimemiz, Türkçenin ilk dönemlerinde “öpke” olarak anılırdı. Kelimenin kökeni, doğrudan biyolojik bir organımız olan akciğere dayanır. İnsanın hiddetlendiğinde nefesinin daralması, göğsünün kabarması ve içinin taşması durumu, organın adını duygunun kendisine dönüştürmüştür. Zamanla p > f dönüşümüyle “öfke” hâlini alan bu sözcük; etimolojik olarak tam da aklın devreden çıktığı, ciğerlerin sıkıştığı ve o şuursuz fırtınanın koptuğu anı tarif eder.
GÖNÜL: İYİLEŞTİREN İNCE PUSULA
Öfkenin yıktığı köprülerin, çıkardığı yangınların tam karşısında ise iyileştiren, sarmalayan “gönül” durur. Eski Türkçede “köŋül” biçiminde karşımıza çıkan bu kelime, könü (doğru, adil, dürüst) kökünden türemiştir. Biyolojik bir organ olan kalpten farklı olarak gönül; insanın içindeki doğru yönü, vicdanı ve söze karşı en hassas ruhsal sığınağı temsil eder. Türkçenin baştaki sert k- sesini yumuşatıp g- yapması gibi, insan da sözlerini yumuşattıkça bir başkasının gönlüne ulaşabilir.
Nihayetinde; öfke ciğerden taşan ve arkasında enkaz bırakan anlık bir yangın, gönül ise o yangından korumakla yükümlü olduğumuz en narin pusulamızdır. Seçtiğimiz her kelime, bu iki kök arasındaki o ince çizgiyi çizer.