Günler süren o belirsiz ve tedirgin bekleyiş boyunca Elif’in aklı hep kasabadaki o resmî dairenin panosuna asılacak listedeydi. Fırtınalı gecede çamurlu patikalardan taşınan, muşambalara sarılıp ıslanmaktan son anda kurtarılan o resim; şimdi büyük bir jürinin masasında, binlerce farklı şehirden gelen eserlerin arasında süzülüyordu. Köyün her zamanki durağan ritmi devam ederken Elif, sabahları tavuklara yem verirken de tarladan dönen traktörlerin pat pat seslerini dinlerken de sadece o günü hayal ediyor, babası Ahmet ise tarladaki çapasını vururken her defasında durup gözlerini uzaklardaki patika yola dikerek kasabadan gelecek o tek hayırlı haberi bekliyordu. Zaman sanki o zarfın açılacağı ana kilitlenmiş, köydeki her yaprak kımıldayışı bile bu gergin bekleyişin ritmine ayak uydurmuştu.
Sonuçların açıklanacağı o sıcak eylül sabahında, muhtarın kahvehanesinin önündeki ahşap direkte duran tek hatlı telefon uzun uzun çalmaya başladığında kahvede oturan köylülerin meraklı bakışları arasında ahizeyi kaldıran muhtarın yüzündeki o şaşkın ve gururlu tebessüm, müjdenin köye ulaştığının ilk işaretiydi. Kasaba milli eğitim müdürlüğünden gelen resmî telgraf Elif’in çizdiği o asırlık çınar ağacı ve nasırlı eller tablosunun Türkiye birincisi olduğunu, genç kızın güzel sanatlar lisesine tam burslu olarak kabul edildiğini muhtarın gür sesiyle tüm köye ilan ediyordu. Kahvedeki yaşlılar çay bardaklarını masaya bırakıp bir anlık sessizliğe bürünürken yıllardır “boş hayal” dedikleri şeyin bir hakikate dönüşmesinin şaşkınlığını yaşıyorlardı.
Haberi alır almaz evden kahvehaneye doğru nefes nefese koşan Ahmet, muhtarın elindeki kâğıdı titreyen elleriyle teslim alırken ömrü boyunca toprağın sertliğiyle nasır tutmuş parmakları ilk kez bu kadar kırılgan bir sevinçle titriyordu; gözlerinden süzülen yaşlar yanaklarındaki derin çizgilere dolarken bir yandan kızına sarılıyor, bir yandan da köylülerin şaşkın ama tebrik dolu bakışları arasından dökülen her bir damlanın, o fırtınalı gecede yürüdükleri çamurlu yolların müfakatı olduğunu bizzat hissediyordu. Elif ise babasının göğsüne başını yaslamış dururken tuvaldeki o fırça darbelerinin sadece bir resim değil bir babanın evladının hayallerine olan sarsılmaz inancının abidesi olduğunu ve bundan sonra çizeceği her yeni tabloda bu dağ köyünün kokusunu ve babasının elini daima yanında hissedeceğini çok iyi biliyordu.
Eylül ayının sonuna doğru dağların tepelerine çöken ilk serinlikle birlikte, köyün çıkışındaki o tozlu otobüs durağı Elif için sadece bir ayrılışın değil bambaşka bir dünyanın kapılarını aralayan uzun bir yolculuğun başlangıç noktası hâline gelmişti. Babasının haftalar öncesinden tahta çivilerle tamir edip hazırladığı eski bavulun içine özenle katlanmış birkaç parça kıyafet ile en değerli varlığı olan boya takımlarını yerleştiren Elif, otobüsün motoru gürültüyle çalışırken gözlerini bir an bile babasının nemli gözlerinden ayıramıyor, boğazında düğümlenen o ağır vedanın yüküyle ne diyeceğini bilemiyordu. Bütün köy halkı gıyaben durağa toplanmış, gururlu ama bir o kadar da buruk bakışlarla bu küçük kızın büyük yolculuğuna şahitlik ediyordu.
Ahmet, kızının bavulunu muavine teslim ettikten sonra nasırlı elleriyle Elif’in yüzünü avuçlarının arasına aldı; yıllardır toprağın, rüzgârın ve güneşin izlerini taşıyan o sert parmaklar bu kez inanılmaz bir incelikle kızının yanaklarındaki son gözyaşlarını sildi. “Gittiğin yerde köklerini asla unutma ama kanatlarını açmaktan da sakın korkma kızım, senin fırçan bundan sonra sadece bu dağları değil dünyayı güzelleştirecek,” diyerek cebinden çıkardığı ve muhtemelen tarladaki son mahsulün parasıyla aldığı küçük defteri onun eline tutuşturdu. Otobüs yavaşça hareket edip köyün kıvrımlı yollarında gözden kaybolurken Elif dikiz aynasında babasının toz bulutunun ortasında küçülen ama başı dimdik duran siluetini bakışlarıyla son ana kadar takip etti.
Büyük şehre vardığında yükselen beton binaların, bitmek bilmeyen insan kalabalığının ve korna seslerinin oluşturduğu o devasa uğultu Elif’i önce biraz ürkütse de sanat lisesinin tarihî taş binasının bahçesinden içeri adım attığı an içini tarif edilemez bir heyecan kapladı. Yurttaki ilk gecesinde, tanımadığı kızların fısıltıları ve dışarıdan gelen transit araç sesleri arasında babasının verdiği o küçük defteri açıp ilk sayfasına köyünün haritasını çizdi, bu harita onun kaybolmasını engelleyecek pusulasıydı. İlk ders günü atölyedeki yüksek tavanlı odada, koca pencerelerden süzülen ışığın altında boş bir tuvalin karşısına geçtiğinde etrafındaki şehirli çocukların yabancı bakışlarına tebessümle karşılık verdi; cebinden babasının verdiği o küçük defteri çıkarıp masanın kenarına koydu ve fırçasını boyaya batırırken ilk darbeyi tıpkı o fırtınalı gecede olduğu gibi inançla ve cesaretle tuvaline indirdi.
Sanat lisesindeki yılları, Elif için hem büyük şehrin karmaşasına alışma hem de babasının inancını boşa çıkarmama mücadelesiyle geçti; atölyedeki her tuvalde köyünün dağlarını, babasının nasırlı ellerini ve annesinin hiç tanıyamadığı sıcaklığını aktarırken fırçası günden güne daha da olgunlaştı. Sergilerde derece alan tabloları atölye duvarlarını süslerken o her tatilde köye dönüp babasının çayını tazeliyor, şehirdeki başarının köklerinden kopmasına izin vermiyordu. Lisenin son senesine geldiğinde ise çocukluğundan beri kurduğu o devasa hayalin son eşiğindeydi: Başkent Ankara’daki Türkiye’nin en prestijli Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü’ne girmek ve bir gün eserlerini büyük galerilerde sergilemek.
Bölümün yetenek sınavı için Ankara’ya gittiğinde gri binaların, geniş bulvarların ve o zamana kadar hiç görmediği büyüklükteki fırça ve tuval satan dükkânların arasında ilk başta yabancılık çekse de sınav salonunda tuvalin karşısına geçtiği an içini derin bir huzur kapladı. Türkiye’nin dört bir yanından gelen yüzlerce adayın arasında gözünün önüne ne başkentin o heybetli havası geldi ne de etrafındaki öğrencilerin telaşı… O sadece, o fırtınalı gecede muşambalara sardıkları resmi sırtında taşıyan babasının ıslak siluetini düşündü ve fırçasını tam da o gecenin verdiği sarsılmaz inançla Ankara’daki o yüksek tavanlı atölyenin tuvalinde gezdirdi. Her fırça darbesinde Ankara’nın gri taşlarına köyün alaca renklerini işliyor, annesinin eksikliğini ve babasının fedakârlığını resme bir ruh gibi üflüyordu