O GÜN İKİ SELA OKUNDU
Kadim zamanların anlatıcıları der ki: Yusuf Peygamber’in vefat ettiği gün Mısır’ın minarelerinden iki sela yükselmiş. Biri Yusuf’un bedeni için okunmuş, diğeri ise Züleyha’nın içinde sönüp giden ömür için. Doğru mudur, bilinmez. Belki de hiçbir zaman yaşanmamış bir acıya sonradan verilmiş bir sestir bu hikâye. Belki halk, söyleyemediği şeyleri bir efsanenin içine saklamıştır. İnsan bazen kendi acısının adını koyamaz da eskilerin anlattığı bir hikâyeye sığınır.
Ben de uzun zaman bunun yalnızca bir hikâye olduğunu sandım. Ta ki kendi kıyametim, o aralık soğuğunda kopana kadar. Ölüm haberi köye düştüğünde gökyüzü yerinden oynamadı. Dağlar yine yerinde durdu. Evlerin bacalarından duman yükselmeye, rüzgâr taş sokakların arasından geçmeye devam etti. Dünya hiçbir şey olmamış gibi dönüyordu. Oysa insanın içindeki dünya, tek bir cümleyle yıkılabiliyormuş.
Kadınların feryadı, çocukların ağlaması, sokaktaki telaşlı ayak sesleri… Birileri omzuma dokunuyor, birileri adımı söylüyor, birileri sarılıyordu. Hiçbirini gerçekten duymuyordum. Kulaklarımda derin bir uğultu vardı. Sanki dünya bütün seslerini bir anda kaybetmişti de geriye yalnızca göğsümün içinde kopan o büyük sessizliğin gürültüsü kalmıştı. O gün öğrendim: İnsan bazen en büyük çığlığını sessizce atarmış.
Cenaze için toplanıldığında hava daha da ağırlaştı. Rüzgâr taş duvarlara çarpıp geri dönüyor, güneş bulutların arkasına saklanıyordu. Minarenin uzun gölgesi sokağın üzerine düşmüştü. Sanki dünya, içimde buz kesen o boşluğa yavaş yavaş benzemeye başlamıştı. Derken müezzinin sesi yayıldı köyün üzerine. İlk sela yükseldiğinde dizlerimin bağı çözüldü.
Bir insanın sesini son kez duymakla o insan için okunan selayı duymak arasında nasıl bir uçurum olduğunu o gün öğrendim. O ses, çakır gözlümü benden alıp sonsuzluğa uğurluyordu. Toprağın altındaki o karanlık ve sessiz yere… Bir daha elini tutamayacağım, sesini duyamayacağım, bana bakarken gözlerinin nasıl kısıldığını göremeyeceğim bir yere. Tabutun başında öylece durdum. İnsanların arasında, ama herkesten ayrı. Herkes onun ölümüne ağlıyordu. Ben ise onunla birlikte kendi içimde ölen kadına. Çünkü bazı insanlar öldüğünde yalnızca onlar gitmiyor. Onlarla birlikte sizin de bir hâliniz gidiyor. Bir alışkanlığınız, bir eviniz, kendi sesiniz… Bazen de henüz yaşanmamış bütün yıllarınız.
Kalabalık henüz dağılmamıştı. Tabut omuzlarda ağır ağır ilerliyor, insanlar onun ardından sessizce yürüyordu. Tam o sırada minareden ikinci sela yükseldi. Aynı makamda, aynı kararlılıkla… Ama bu kez ses başka türlü değdi bana. Herkes durdu. Başlar minareye çevrildi. İnsanlar birbirine baktı. Kimin için okunduğunu herkes biliyor gibiydi ama kimse adını koyamadı. Ben koydum. O ikinci sela, ayakta duran bana okunmuştu. Yusuf’un gidişi Züleyha’nın içindeki ışığı nasıl söndürdüyse, onun gidişi de bende yanan ne varsa birer birer söndürmüştü. Çünkü o benim için yalnızca sevdiğim adam değildi. Bazen sırtımı dayadığım bir dağdı. Bazen sığınacak bir ev. Bazen dünyanın bütün gürültüsünden saklanabildiğim tek yerdi.
İnsan sevdiğini kaybettiğinde yalnızca bir insanı kaybetmiyormuş meğer. Bazen bir alışkanlığı. Bazen bir evi. Bazen kendi sesini. Bazen de henüz yaşanmamış bütün yıllarını.
Günler geçti. Takvim yaprakları birer birer koptu. Mevsimler değişti. Ama ben o aralık ayında asılı kaldım. Kimse çayımın şekerini ben söylemeden atmadı bir daha. Kimse üşüdüğümü bakışımdan anlamadı. Kışın en sert geçtiği akşamlarda bile eli omzumda olduğunda bahar gelir sanırdım. Şimdi kar yağdığında pencerenin önünde duruyor, beyazlığın toprağı ağır ağır örtmesini seyrediyorum. Her kar tanesi beni biraz daha o güne götürüyor. Bazen evin içinde onun ayak seslerini bekliyorum. Koridorun sonunda belirecekmiş gibi. Kapı açılacakmış gibi. “Geldim,” diyecekmiş gibi. Sonra hiçbir şey olmuyor. Yalnızca saat ilerliyor.
Masadaki iki kişilik kahvaltıdan geriye kalan tek tabak, kapının arkasında unutulmuş hırkası, toz tutan eski bir fotoğraf… Hepsi sessizce yerinde duruyor. İnsan bir süre sonra anlıyor ki bir ev, sevdiği insan gittikten sonra boşalmıyor. Tam tersine, onun yokluğuyla doluyor. Köylüler gelip gidiyor. Taziyeler mırıltılar hâlinde odaya doluyor. “Allah sabır versin.” “Takdir-i ilahi.” İnsanlar acının karşısında kelimelerini ne kadar da çabuk buluyor. Başımı eğiyorum. Söylenenleri duyuyorum ama hiçbir kelime içimde açılan yere ulaşmıyor. Çünkü benim içimde, hiçbir tesellinin dibine varamadığı bir kuyu var artık. Yusuf’un kuyusunun bir çıkışı vardı. Benimkinin yoktu.
Sonra insanlar dağılıyor. Kapı kapanıyor. İşte asıl o zaman evin içindeki sessizlik büyüyor. Duvarlardan, kapılardan, boş kalan sandalyeden üzerime doğru geliyor. İnsanların yanında tutulan gözyaşı, kimse kalmadığında bile dökülemiyor bazen. Köylüye göre metanetliyim. “Güçlü duruyor,” diyorlar. Bilmiyorlar. İnsan bazen ağlamadığı için güçlü görünmez. Bazen yalnızca ağlayacak yeri kalmamıştır.
Ben o günden sonra yaşamaya devam ettim. Sofraya oturdum. İnsanlarla konuştum. Gerektiğinde gülümsedim. Bazen, kendimden utanacak kadar, güldüm bile. Ama yaşamakla hayatta kalmak arasında kimsenin görmediği bir mesafe varmış. Ben o mesafede kaldım. Çünkü o gün minareden yükselen ikinci sela yalnızca bugünümü alıp götürmedi benden. Yarınlarımı da aldı.
Bir gün aynanın karşısında durdum. Uzun uzun yüzüme baktım. Gözlerim aynıydı. Burnum, dudaklarım, yüzümün çizgileri… Her şey olması gereken yerdeydi. Ama karşımdaki kadında tanıdığım bir şey eksikti. İnsanın yüzü yerinde kalırken içindeki bütün düzen yıkılabiliyormuş. İşte o gün Züleyha’yı anladım. Ne biri beni çağırdı ne de ben o karanlıktan çıkmak istedim. Çünkü bazı acılar zamanla insanın sığınağına dönüşüyor. İnsan kendisine zarar veren bir şeyi bile terk edemiyor bazen. Dışarıda hayat var çünkü. İçeride ise hatıra. Ben hatırayı seçtim.
Şimdi ne zaman bir sela duysam zaman yerinden oynuyor. Nerede olduğumun, hangi yılda yaşadığımın bir önemi kalmıyor. Bir anda yine o köyün sokağındayım. Yine aralık ayı. Yine yüzüme vuran o soğuk. Yine taş duvarlar. Yine bulutların arkasına saklanan güneş. Yine minarenin yere düşen uzun gölgesi. Ve yine iki kez yükselen o ses. İlkinde onu uğurluyorum. İkincisinde kendimi. O an anlıyorum: Bazı sesler insanın kulağına değil, doğrudan hafızasına yerleşiyor. Rüzgâr o günden beri onun adını taşıyor. Ben ise dünyaya bir daha hiçbir zaman aynı yerden bakamıyorum.
İnsanlar beni hâlâ hayatta sanıyor. Sofraya oturuyorum. Konuşuyorum. Gülümsüyorum. Sabahları uyanıyorum. Günler geçiyor. Ama kimse insanın içinde gömülen şeyler için mezar kazmıyor. Kimse onların başında dua etmiyor. Kimse hangi gün öldüklerini bilmiyor.
Belki de eskilerin Yusuf ile Züleyha için anlattığı o iki sela hikâyesi bu yüzden yüzyıllardır dilden dile dolaşıyor. Belki gerçekten iki sela hiç okunmadı. Belki de birileri, sevdiği insan toprağa verilirken ayakta kalmak zorunda olanların acısını anlatabilmek için ikinci bir selaya ihtiyaç duydu. Çünkü bazı selalar kulağa okunmaz. Ruha okunur. Bazı ölümler yalnızca bir insanı alıp götürmez; geride kalanın içinden de bir ömür geçirir.
İlk sela onun içindi. İkincisi benim. Ve o günden beri içimde aynı cümle yankılanıyor: Ölüler bir kez gömülür. Hayatta kalanlar ise her gün.