EKSİK PARÇALARIN ZARAFETİ
İnsan çoğu zaman kusursuzluğun peşinde yorulur. Kusursuz bir başlangıç, lekesiz bir hatıra, eksiksiz bir hayat tablosu arar durur. Oysa tabiatta hiçbir şey düz bir çizgi halinde ilerlemez; ağaçlar rüzgarın estiği yöne doğru eğrilerek büyür, nehirler en sert kayalara çarpa çarpa kendi kıvrımlı yatağını açar. İnsanın ruhu da böyledir, bizi biz yapan pürüzsüz yanlarımızdan ziyade aldığımız darbelerin bıraktığı o ince çatlaklardır.
Doğu felsefesindeki kintsugi sanatını hatırlamak gerekir. Kırılan bir seramik kap çöpe atılmaz, kırık hatları altın tozuyla karıştırılmış özel bir reçineyle birleştirilir. Nesne eskisinden çok daha sağlam, çok daha kıymetli ve hepsinden önemlisi “kendi hikâyesine sahip” bir sanat eserine dönüşür. Kırığı gizlemek yerine onu altınla parlatmak, yaşanmışlığın getirdiği yarayı bir utanç değil bir bilgelik nişanesi olarak kabul etmektir.
Bizler de hayatın içinde kırılır, dağılır ve sonra kendi parçalarımızı yeniden bir araya getiririz. Bir yenilginin ardından toparlanırken öğrendiğimiz sabır, kaybedilen bir şeyin ardından içimizde büyüyen şefkat, o çatlakların arasına dolan altından farksızdır. Eksik olmak, eksilmek demek değildir. Aksine hayatın içine sızabileceği yeni boşluklar açmaktır. Kusursuzluk donuk ve soğuktur; sıcaklığı ve derinliği yaratan şey, insanın kendi kusurlarıyla kurduğu samimi barıştır.
Günün sonunda aynaya baktığımızda görmemiz gereken şey, üzerimizdeki çizikleri gizlemek telaşı olmamalı. O kırık çizgilerin her biri, bu dünyadan geçtiğimizin, direndiğimizin ve yeniden ayağa kalkabildiğimizin en zarif kanıtıdır.