GENÇLER NEDEN GELECEĞE KARŞI UMUTSUZ?
Özgürlük, coşku, tükenmez bir enerji ve sınırsız bir potansiyel…
Peki, bir duygu olsaydı, ömrün bu en taze ve heyecan dolu dönemi sizin zihninizde nasıl bir karşılık bulurdu?
İnsan henüz yolun başında, hayatın o büyüleyici eşiğindeyken önündeki ufuk çizgisi ona neredeyse sonsuz görünür. Biriktirilecek nice unutulmaz anı, adım atılacak büyüleyici şehirler, tanışılacak yeni yüzler ve sıfırdan inşa edilecek büyük hayaller vardır. Gelecek, adeta keşfedilmeyi bekleyen gizemli, özgür ve rengârenk bir diyardır.
Fakat bugün yeni neslin gözlerine derinlemesine baktığımızda gördüğümüz şey, ne yazılmayı bekleyen ilham verici bir başarı hikâyesi ne de coşku dolu bir keşif yolculuğudur… Gördüğümüz şey daha çok, ucu bucağı görünmeyen, sisli ve koyu bir belirsizliktir:
“Acaba ne olacak?”
“Bu zorlu bölümü bitirince emeğimin karşılığı olan bir iş bulabilecek miyim?”
“Bunca yıldır gecemi gündüzüme katarak verdiğim çabaların sonunda hayallerime dokunabilecek miyim?”
En acı trajedimiz ve içimizi sızlatan asıl gerçek de tam olarak burada başlıyor: Bir zamanlar hayatın baharında olmak, katkısız bir umut, cesaret ve neşe demekken; şimdilerde omuzlarda taşınması güç, ağır bir kaygı yüküne dönüştü.
Oysa bu dönem; bir insanın “Ben gerçekten kim olmak istiyorum?” sorusunu, cevabı ne olursa olsun, sormaktan korkmadığı; kendi benliğini inşa ettiği ömrünün en kıymetli, en lezzetli yıllarıdır. Kendini keşfetme, özgürce hata yapıp o hatalardan doğruyu öğrenme ve gerekirse hayata her defasında yepyeni bir enerjiyle baştan başlama dönemidir.
Yeni filizlenen bir ruhun gözlerinde ışıltılı bir merak, hayata karşı tutkulu bir heyecan olması gerekmez miydi?
Peki, ne oldu da yarınlarımıza yön verecek bu taze fidanlar, henüz yolun çok başındayken zihinlerine ve kalplerine ekilen bu ağır yorgunluk ve bıkkınlık tohumlarıyla baş başa kaldı?
Bunun ne yazık ki tek ve basit bir cevabı yok. Toplumun ve sistemin üzerlerine yıktığı beklentiler yumağı her geçen gün daha da ağırlaşıyor. Sürekli başarılı olmaları gerektiğine inandırılmaları, en iyi eğitimi alma baskısı, kendilerini aralıksız geliştirme ve donatma zorunluluğu, tecrübe kazanma telaşı, iş hayatına atılma stresi, ekonomik olarak ayakları üzerinde durma çabası ve tüm bunların yanında, sanki hiçbir şey yokmuş gibi hayattan keyif alma beklentisi…
Omuzlarına acımasızca yığılan bu yükler yetmezmiş gibi, bir de her an görünmez bir kıyaslanma cenderesiyle savaşıyorlar. Artık sadece kendi yakın çevreleriyle sınırlı bir hayat yaşamıyorlar; sosyal medyanın o ışıltılı ve kusursuz vitrinlerinde sergilenen “yapay, başarılı ve daima mutlu” hayatlarla her saniye kendilerini kıyaslamak zorunda bırakılıyorlar.
Peki, soruyorum size: Bu yorulmuş taze zihinlerin en büyük ihtiyacı süslü ve iddialı nutuklar mı? Yoksa her şeyin yolunda gideceğini vaat eden içi boş sözler mi?
Bence hiçbiri.
Onların asıl ihtiyacı olan şey; yargılanmadan dinlenilmek, anlaşıldıklarını hissetmek ve kendilerine duyulan samimi bir inançtır:
“Merak etme; hayat henüz bitmedi, aksine yeni başlıyor. Düşsen de, yanılsan da, yorulsan da tekrar dene. Bir kez daha dene.”
Çünkü büyümek ve olgunlaşmak, her şeyi kusursuzca bilmek ya da hiç hata yapmamak demek değildir. Büyümek; yanlış kararlar alabilmek ve o kararların sorumluluğunu üstlenebilmektir. Bir bölümü yarıda bırakıp kendi iç sesini dinleyerek bambaşka bir yola koyulabilme cesaretidir.
İlk işinden ayrılmak, bazen bir hayalin peşinde hesapsızca koşarken düşmek ve düş kırıklığının derin acısını tatmaktır. Gerektiğinde hunharca ağlayabilmek, belirsizlikten deli gibi korkmak ama tüm bu insani duygulara rağmen yılmadan, pes etmeden defalarca yeniden denemektir. Tüm yıkıntılara ve kırgınlıklara rağmen, kendi küllerinden kendine yepyeni ve sağlam bir gelecek inşa edebilme iradesidir.
Ey yarınları omzunda taşıyan taze filizler, şunu zihninize ve kalbinize kazıyın:
“Gelecek, yaşanmamış günlerin belirsizliğini düşünmekten oluşmaz yalnızca. Gelecek; bugün ne yaşarsanız yaşayın, vazgeçmediğiniz hayallerinizin içinde sessizce ve sabırla yeşermeyi bekleyen o muazzam, sınırsız ihtimallerin ta kendisidir. Yürümekten ve kendiniz olmaktan asla korkmayın.”