Z’NİN ÖYKÜSÜ -BAŞLANGIÇ-
Son insandı Z.
Son inanandı.
Kendisiyle yalnızca kendisi konuşuyordu.
Kendisine inanan yalnızca kendisiydi.
Sesi ölümü haykırıyordu ona.
Sesi, sesini bir kemik gibi kırıyordu.
Gürültülerden ve görüntülerden ibaret dünyamızda insan, zaten büyük bir kulak ve yarım bir ağızdan başkası değildi.
Sesine şöyle diyordu Z:
“Seninle, sesim, gel şöyle bir alışveriş yapalım:
Beni, yanılgıların ve yenilgilerin anısına, sadece tek bir saatliğine mutluluğuna bırak.
Bir sevdanın kucağına it, büyük bir kalabalığın coşkusuna…
Kalabalığın ve kabalığın hazdan homurtusuna…
Yalnızca bir saat…
Ve sonra yine al beni; hüzün mektebine, gözyaşı hocalarına teslim et…
Ölüm bu son insanı almadan bunu çok görme bana.
Nasıl olsa pek fazla vakit kalmadı.
Çünkü neşe göçtü, kahkahalar silinip çöpe atıldı.
Umutların son kullanma tarihi geçti.
Ruh göçebe, beden yerleşik kaldı.”
Birden başı döndü Z’nin. Sersemledi. Zar zor bir bardak su içtikten sonra koltuğa oturdu. Derin derin nefes alıp verdi. Kendine gelmişti artık.
Sonra balkona çıktı, bir sigara yaktı ve bin hatıra…
Yağmur çiseliyordu.
“Tanrı’nın gözyaşları,” dedi Z. Başını uzattı.
“Ne kadar güzelsiniz, yağmurlar,” dedi.
“Sizi öpebilir miyim?” diye sordu.
Dudağına değen yağmur damlası ona çocukluğunu hatırlattı.
Bir salıncakta vedalaşıp son hızla terk ettiği o küçük çocuğu düşündü…
Sonra geri dönüp elini tutarak Golgota’ya çıkarıp çarmıha gerdiği o güzel çocuğu düşündü…
Ne zaman çocuk sesi duysa ya da yağmur çiselese, o çocuk gelirdi aklına.
“Ne yaptım?” dedi. “Ne yaptım ben? Her şeyi içime attım ve içimdeki çocuğa yer bırakmadım. Ve boğuldu o da… Ya da ben boğdum onu.”
“Şimdi söyleyin bana, günahsız bir çocuğun katilinin ellerini hangi yağmurlar temizleyebilir? O yağmurlar Tanrı’nın gözyaşları olsa bile…”
Gözleri daldı Z’nin.
Belki de kördü o.
Yalnızca ölürken gözleri açılabilecek bir kör…