UZUN YOLCULUKLAR
Hepimizin hayatında zaman zaman yollarının kesiştiği insanlar, anlar ya da şehirler olur. Kaderin bir sevki mi yoksa kendi tercihlerimizin bir sonucu mu bilinmez ama gün gelir, en alıştığımız ortamlardan, kök saldığımızı hissettiğimiz kucaklardan ayrılmamız gerekir.
İşte bu durumlarda adeta doğduğumuz şehir ile göçtüğümüz ya da sığındığımız şehirler arasında mekik dokumaya başlarız. Şehirler arası yaptığımız bu uzun yolculuklar; aslında haritadaki iki nokta arasında gidip gelmekten çok daha fazlasıdır. Bunlar, kalabalıkların gürültüsünden sıyrılıp en çok kendimize döndüğümüz, kafamızı dinlediğimiz, düşünceler ve hayaller içinde oradan oraya savrulduğumuz anlardır.
Yol boyunca otobüsün ya da trenin ritmik sarsıntısına eşlik eden şeyler vardır: Bazen edebiyatımızın usta bir kaleminden dökülen satırlar, bazen de kulaklığımızdan süzülüp ruhumuza dokunan bir melodinin tınısı… Zihnimiz, yol şeritlerini takip ederken bir anıdan diğerine atlar; geçmişin tozlu raflarında unutulmuş bir çocukluk gülüşüne ya da yarım kalmış bir konuşmaya uğrar.
Kafamızı soğuk cama yaslarız. Bir yandan dışarıda akıp giden bozkırları, kıvrılan yolları, tek tük yanan ev ışıklarını izlerken diğer yandan kendi iç dünyamızın kapılarını aralarız. Dışarıdaki manzara değiştikçe içimizdeki iklim de kabuk değiştirir. Bu seyahatlerde zaman zaman derin farkındalıklar yaşarız. Bazen yüzümüzü tatlı, belirsiz bir gülümseme kaplar; bazense bir zamansızlığın ortasında gözlerimiz istemsizce buğulanır.
Aslında ruhumuz ara ara ihtiyaç duyar bu uzun, sessiz yolculuklara. Ne geride bıraktığımız yerin yükünü taşımak ne de varacağımız yerin telaşına kapılmak isteriz o anlarda. Sadece yolda olmanın, o belirsiz eşikte durmanın hafifliğiyle biraz yenilenmek ve usulca kendi iç sesimizi dinleyebilmek için… Çünkü bazen insanın kendine varabilmesi için, önce uzun yollara düşmesi gerekir.