13 Mayıs 2026, 19:49:00
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Afyon 22°C
Parçalı Bulutlu
Afyon
22°C
Parçalı Bulutlu
Per 20°C
Cum 17°C
Cts 20°C
Paz 21°C

HALININ ALTI – 4. BÖLÜM

HALININ ALTI – 4. BÖLÜM
11 Mayıs 2026 20:52 | Son Güncellenme: 12 Mayıs 2026 00:24
42
A+
A-

Uyandığımda kütükten yapılmış rahatsız bir yatak ve peynir kokan, kulübe benzeri bir yerde bulmuştum kendimi.

Oysa ne güzel bir rüya görüyordum. Etrafıma bakındığımda horlayan Tıngırdak’tan başkası olmadığını fark ettim. Burası onun yuvası olmalıydı. Yattığım yer de onun yatağıydı belli ki. Çünkü kendisi yere bir yaprak sermiş ve onun üzerinde horlaya horlaya uyuyordu. Onu uyandırmamaya çalışarak, ayaklarımın ucuna basarak dışarı çıktım.

Hala gündüzdü. Güneş yaprakların arasından parıldıyor, alt dünya sakinleri sakince işlerine bakıyorlardı. Ancak dışarıda olan çok az kişi vardı. Etrafıma bakarken büyük ağaçta gördüğümüz dev kaplumbağayı minik adımlarla yürürken gördüm. Koşarak yanına gittim ve yetişmek hiç zor olmadı çünkü gerçekten çok yavaş yürüyordu.

-Merhaba,

-Minik, benim adım minik dedi bana bakmadan,

-Merhaba Minik, şey, adımların çok minik diye mi bu ismi verdiler sana. Diye sordum kendimi tutamayarak.

Minik ağır ağır kafasını olumsuz anlamda salladı.

-Doğduğumda diğer bütün kardeşlerimden minikmişim, bana Minik demişler, küçükken büyümek için o kadar çok dua ettim ki şimdi en büyük kaplumbağalardan biriyim.

Demek ki bir şeyi gerçekten isteyince etrafındakilerin sana ne dediklerinin bir önemi kalmıyor diye düşündüm.

-Anladım Minik, peki sen kimin rehberisin?

-Ben Başlumbağa’nın başyardımcısıyım, rehberlik yapmıyorum. Hiçbir işe yaramayan kişilere o görevi veriyorlar. Tıngırdak’a söyleme.
Dedi gülerek. O gülünce sanki kocaman bir davula vuruyorlarmış gibi ses çıkmıştı.

Kafamı salladım.

-Peki benim gibi buraya gelenler nasıl gittiler. Gidemeyen oldu mu hiç?

-Benim mesaim biteli çok oldu küçük insan, bu soruları Tıngırdak’a sormalısın. Dedi Minik.

-Minik bir ipucu verseydin bari, diye espri yaptım ama Minik gözlerini devirince susmak zorunda kaldım. Minik’e veda ettim ve omuzlarımı düşürerek, Tıngırdak’ın evine doğru yürüdüm. Hiç kimse bana yardımcı olmuyordu, sanki sonsuza kadar burada kalacak gibi hissediyordum. Bu yaşımda gurbeti tatmıştım resmen. Eve gidince anacığımın dizinin dibinden ayrılmayacaktım. Bu halının içine düşmeden önceki günümü hatırlamaya çalıştım.

O sabah içimde minik bir heyecanla uyandım. Çünkü yaz tatiliydi ve ben küçük bir çocuktum. Yani hayat tamamen bana aitmiş gibi hissettiriyordu. Uyanıp annemin zoruyla kahvaltımı yaptıktan sonra hemen arkadaşımla oyun oynamak için evden çıktım. Evimizin etrafında yeşil araziler, geniş sokaklar vardı. Akşam ezanı okunana kadar olan sürede dilediğimce oynama hakkına sahiptim. Günlerim çamurdan pastalar yapmakla, komşunun bahçesinden aldığımız demirleri eskiciye verip balon almakla, çöplükten bulduğumuz garip oyuncakları kendimize oyuncak yapmakla ya da bakkaldan aldığımız abur cuburları yemekle geçiyordu.

O sabah evden çıkıp bakkala gittim. Bakkal Amca çok güzel bir yapboz getirmişti. Ama yanımda param yoktu. Hemen eve geri gidip annemden para istedim. O sırada bizi dinleyen dedem kocaman gülümsemesiyle beni yanına çağırdı ve istediğim yapbozun parasını verdi. Sevinçten zıplayarak bakkalın yolunu tuttum ve Türkiye haritasının olduğu yapbozumu büyük bir hevesle aldım. Jelatini açmak için hiç beklemedim. Ama önce arkadaşımın yanına gitmem gerekiyordu. Arkadaşım kapının önüne oturmuştu. Güneşte parıldayan sarı saçlarını annesi tarıyordu. Beni görünce gözleri kocaman açıldı. Elimdeki yapboza bakıp kıkırdadı. Yanına gidip oturdum ve ona yapbozların nasıl yapıldığını anlattım. Birlikte yapmaya başladık.

Sonra yine o eskici aklıma geldi birden, tabii ya, balon almak için demirleri verdiğimiz eskici bu halının sırrını biliyor olmalıydı. Hemen Tıngırdak’ın yanına koştum.

-Tıngırdak, uyan!

-Ha? Ben yemedim, bıyığımdaki peynir değil karahindiba.

-Ne diyorsun Tıngırdak uyan dedim sana!

-Hııı, Ne oldu Melek, ya da şeytan demeliyim sanırım, neden beni gecenin köründe uyandırdın?

-Gece mi?

-Evet, güneşin batmıyor oluşu, gece olmadığı anlamına gelmez.

-Neyse, kafam karıştı, onu boşver şimdi. Buralarda hiç eskici gördün mü?

Tıngırdak kafasını kaşıdı,

-Eskici el arabası olup eski eşyalar ya da demir parçaları alıp yerine eşya veren kişilere mi denir?

Heyecanla kafamı salladım.

-Sanırım öyle bir tane tanıyorum.

2000 yılında bulunduğumuz dünyaya teşrif etmiş, hayat yolunda karşısına çıkan olayları anlamlandırmaya çalışan insan tanesi.
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.