ÇAKIR BAKIŞLI ÜLKE
Acı, bazen pusulasız bir yolculuğa mahkûm eder insanı. Nereye gittiğimi bilmeden, adımlarımı sadece kederin o ağır ve aksak ritmine uydurarak yürüyordum. Gökyüzü hırçındı; rüzgar, sanki kimsesiz bir ağıt yakıyormuşçasına uğultularla kamçılıyordu şehri. Ancak dışarıdaki bu fırtına, ruhumun dehlizlerinde kopan o asıl kıyametin yanında dilsiz ve hükümsüz kalırdı. Zihnimde tek bir soru, durmaksızın yankılanan zehirli bir fısıltı gibi dönüp duruyordu: “Bir insan kaç defa ölür?”
İsmini bilmediğim, tabelasına bakmaya derman bulamadığım o sokak, aslında kendi kayboluşumun somut bir izdüşümüydü. O an içimde bir şeyler koptu; yılların biriktirdiği o devasa baraj infilak etti. Hiç alakası olmayan bir yabancıdan; ailemin bana miras bıraktığı o sağır öfkeyi, hırsı ve telafisi imkansız hayal kırıklığını sağaltmak istedim. Gözüm dönmüştü; çünkü ben o gün sadece ailemi değil, bu dünyadaki tek gerçek sığınağım, ruhumun yegâne limanı olan o çakır gözlü adamı da kaybetmiştim. Sanki tüm dünya üzerime devriliyordu ve ben, bu enkazın altında nefes boşluğu arayan tek canlıydım.
Yıllar bir nehir gibi sessizce ama amansızca aktı geçti. Fakat ben o yılların içinde, sevdiğim adamın yasını bile adamakıllı tutamadım. Ailemin ruhumda açtığı, her gün yeni bir darbeyle kanattığı o derin yaraları dikişlemeye çalışmaktan, asıl kaybımın acısını kalbime gömmeye vaktim kalmadı. O gittikten sonra, ucu bucağı görünmeyen devasa bir boşluğun içine düştüm. O boşluğun kıyısında kaç mevsimi eskittim, kaç kışı üzerimde dondurdum bilmiyorum. Ama orada dururken fark ettim ki; insan sadece bir kez ölmüyormuş. Her hayal kırıklığında bir parçan kopuyor, her vazgeçişinde bir umudun daha nefessiz kalıp can veriyormuş.
Çakır gözlü adamın gidişiyle bende ölen şey sadece bir sevgili değildi; o gidişle birlikte güvenim, aidiyetim ve en kutsal saydığım “aile” sığınağım yerle bir oldu. Çünkü benim bir ailem hiçbir zaman gerçek anlamda olmadı; varken yokluğun coğrafyasını inşa ettiler üzerime. Aynı çatının altında yabancı, aynı sofrada birbirine en uzak gölgelerdik. Kalabalıklar içinde beni en çok onlar kimsesiz bıraktı; en büyük fırtınalarda elimi ilk onlar bıraktı.
Şimdi gözlerimi kapattığımda, hala o çakır bakışların içimi serinleten o eşsiz ferahlığını hissediyorum. Ailemin bitmek bilmeyen gürültüsü, o bakışların bana sunduğu kutsal huzuru benden çalmıştı; ama şimdi, bu mutlak sessizlikte onu yeniden kalbime çağırıyorum. O sığınak artık üzerine basabileceğim fiziksel bir yer değil; o, artık zihnimde kurduğum, kapılarını dünyaya mühürlediğim dokunulmaz ve kutsal bir ülke.
Dünyanın tüm sokakları isimsiz kalsın, artık hiçbir tabelanın hükmü yok.
Ben artık kaybolduğum o sokağın adını aramıyorum. Çünkü anladım ki; insan en çok kendi içinde kendini kaybettiğinde gerçekten kaybolurmuş. Ben kendimi o çakır bakışların aynasında bulmuştum; şimdi ise o büyük boşluğun ortasında, kendi sesimi ve kendi kimliğimi küllerimden yeniden inşa ediyorum.
Ve şimdi biliyorum; insan defalarca ölür ama sadece bir kez yeniden doğar.