DURAKLARDA BÜYÜMEK
Hayatın büyük bir kısmı, aslında istediğimiz şeye ulaşmaya çalışırken değil onu beklerken geçer. Bir mevsimin gelmesini, bir mektubun cevabını, bir fidanın boy vermesini ya da sadece fırındaki ekmeğin kokusunun yayılmasını bekleriz. Çoğu zaman beklemeyi bir “kayıp” olarak görürüz. Oysa hayat, varılacak yerden çok, o beklediğimiz duraklarda gizlidir.
Toprak, tohumu içinde bir süre misafir etmeden ona başak vermez. Gökyüzü, kararmadan yıldızlarını göstermez. Doğadaki her şey büyük bir sabırla sırasını beklerken insanoğlu her şeyin “hemen” olmasını ister. Beklemeyi bilmeyen, tadını almayı da bilemez. Aceleyle koparılan bir meyvenin ekşiliği gibi vaktinden önce gelen her başarı da ruhu eksik bırakır.
Beklemek, aslında insanın kendi içine bakması için verilmiş bir moladır. Bir otobüs durağında, bir hastane koridorunda ya da pencere kenarında birini beklerken aslında kendimizle baş başa kalırız. O anlarda zaman yavaşlar ve zihnimizdeki gürültü çekilir. İşte o zaman fark ederiz ki insan beklerken değişir, olgunlaşır ve demlenir. Tıpkı çayın suyla buluşup rengini vermesi gibi insan da zamanla harmanlanarak kendi kimliğini bulur.
Asıl mesele, neyi beklediğimizden ziyade beklerken nasıl birine dönüştüğümüzdür. Öfkeyle mi bekliyoruz yoksa umutla mı? Sadece saatlere bakarak mı yaşıyoruz yoksa o geçen dakikaların içine bir anlam sığdırabiliyor muyuz?
Unutmayın, en güzel hikâyeler “ve sonunda beklenen an geldi” diye biter. Ama o hikâyeyi kıymetli kılan o ana kadar geçilen yollar ve o yollarda biriktirilen sabırdır. Belki de hayat, beklediğimiz o büyük ödül değil beklerken kalbimizde büyüttüğümüz o sessiz bekleyiştir.