İNCİ
Pençelerini kavi bir dalda bütünleştirdikten sonra, derin derin soluğuna kanatlarının çırpınışları eşlik ediyordu. Kanatlarını bir açıyor bir yellendiriyor, adeta sabah yogasını yaparcasına esneme hareketleriyle göç yolculuğunun yorgunluğunu gidermek için uğraşıyordu.
Herkes kendisine dinlenecek bir dal bulmuştu. İlk göç tecrübesinin yorgunluğunun yavaş yavaş kanatlarından süzülüp gittiğini hissettiğinde, başka bir his belirmeye başlamıştı. Karnından gelen gurultular açlığının habercisi olmakla beraber, avlanma zamanının geldiğinin de işaretiydi. Gözlerinin gördüğü her yer, yeşilin maviyle bütünleşmesine şahitlik ediyor; sivri taşların tepesine oturmuş bulutların üstüne mavi bir örtü örtülmüş manzaraya, kendine has gaklamasıyla etrafı selamlıyordu. Göğe yükselen taşların yeryüzüne inen kısımlarında, çağlayan suyun içinde kendilerini ara ara yukarı çıkarıp tekrar suya dalan balıkları görünce, bütün dikkatini onlara vermişti. Muazzamdı. Daha önce böyle kalabalık bir balık sürüsünü bir arada görmemişti. Suyun her yerini kaplayan balıklar, akarsu değil de balık deresi olmuş, çağlayan olmuştu. “Bunca yolu göç ettiğime değdi.” dedi. Ta batıdan doğuya, inci kefalleriyle kendilerine ziyafet çekmeye gelmiş martı sürüsünün içinde olmak keyif vermişti.
Akarsuya baktıkça kanatları yavaş yavaş göğe doğru yükseliyor, yükselen kanatlarına “gak gak gak” sesleri eşlik ediyordu. İnceden inceye bakışlarıyla suya doğru uçmaya yeltendiğinde ise suyun üstünde gümüş, sarı, mavi, yeşil, zümrüt…
Durdu.
Tekrar uçmaya hazırlanan bedenini dala sabitledi. Kayboldu. Yok oldu. Neredeydi? Sürünün içinden bir tanesi arşa kadar yükselmiş gibiydi. Ta arşa kadar… Ne olmuştu o renkler? O renkler… Ah, o renkler… Bedeniyle buluşan solungaçları arasından damlayan su tanecikleriyle tam bir inci gibiydi. Nereye gitmişti? Bir daha çıksaydı… Suyun içinden tekrar yukarıya doğru sıçrayan o parlaklık bir daha çıktı, etrafa tekrar güneş doğmuş, bütün renkler bir renk olmuş, etrafı ışık saçar olmuştu. Bütün bedenini bir sağa bir sola sallarken, kuyruğunun zarif hareketi, yeryüzüne inen parlak su damlacıklarının seyriyle hayran hayran gördüğünün ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. İnci kefali bu muydu? Yoo, bu olamazdı… Bu çok başkaydı. Ne sürünün içinde, ne de daha öncesinde hiç böylesini görmemişti. Akıp giden suyun içine pür dikkat kesilmişti, tekrar tekrar onu görmek için. İnci kefallerinin peşinden uçarak onları takip etmeye başladı. İncisi suyun içinde, o ise bulutların arasında ona eşlik ediyordu. İnci’nin bundan haberi olmadan, bütün zarafetiyle çıkıyor, kıvrılıyor, süzülüyor ve tekrar suya dalıyordu. Çaresizce kanat çırpıyor, çırpıyor…
İnci’nin peşinden nehirleri aşmış, denize kavuşmuştu. En sevdiği ve bildiği yerdeydi. Ama nerede bulacaktı? Burası çok kalabalıktı, çok su vardı. Denize ulaşmıştı, göremiyordu. İncisi kaybolmuştu. Suyun üzerine çıkan hiçbir renk, hiçbir balık onun gibi değildi. Onların ışıkları, solungaçları, dalışları, yüzüşleri hep farklıydı. Bir hışım uçmaya, çok uçmaya, hızlı hızlı kanat çırpmaya başladı. Alçaldı, alçaldı… İncisini daha yakından görmek için, bulmak için alçaldı.
Yükseldi, yükseldi, uçtu… Hiç durmadan uçtu. “Bir daha…” dedi. “Ha gayret!” İncisini bulmalıydı. Denize daha çok karışmadan bulmalıydı. Biliyordu, bu kadar kalabalığa karışırsa bir daha göremezdi. Uçtu, uçtu… O kadar hızlı uçuyordu ki, yavaş yavaş kanatlarından tüylerinin döküldüğünü fark etti. Umursamadı. Bedenindeki eksiklere bakmadan uçtu. Karnından gelen uğultularla irkildi. İrkilmesine rağmen “devam” dedi.
İncisi artık suyun üstüne çıkmıyordu. Yoktu. Gitmişti.
“Devam, devam…” dedi. Hiç durmadan gittiği yolda yönünü, yolunu, kendini kaybetmişti. Yavaşça suya doğru inmeye, incisine yakın olmaya niyet etmişti. Kanatlarını çırpsa da artık yukarı kalkamıyordu. Vücudunda bir ıslaklık hissetti. Kanatları su ile buluştu. Yavaş yavaş bedeninde de suyun serinliğini hissetti. Kendini suya doğru bıraktı. Serinlemişti. Bir rahatlık, bir serinlik, bir esen yel bütün bedenini kaplamış, susuzluğu da gitmeye başlamıştı.
Bir yudum, iki yudum su aldı. Ferahlamıştı. Kuruyan dili damağı kendine gelmişti. Gözleri… Gözleri de ıslanmıştı. Deniz’in suyu mu ıslatmıştı, İncisi’nin yok oluşu mu? Bilinmez. Gözlerinden akan su damlaları, denizin tuzlu suyuyla buluşmuştu.
Aşk bu değil miydi zaten? Tatlının tuzluyla, acının ekşiyle, tatsızın tatlıyla buluşması… Buluşmuştu, birleşmişti. İncisi ona gelmese de o incisine kavuşmuştu. Bütün bedeni, suyun üstünü bir örtü gibi kaplamış, suyun serinliğinde İncisiyle buluşmuştu.