ANTİDEPRESAN GÜLÜMSEMESİ – BÖLÜM 2
Aslında hikâyenin başlangıcı çok daha eski. Kaybediş, üzüntü, ağlayış… Bunlar neden üzerime yapışıp kalmış gibi, biliyor musunuz? Çünkü bazen insanlar böyle gördüğü için değil, ben böyle görünmeyi seçtiğim için. İçimi gerçekten açarsam, kendimi gösterirsem, daha çok incinecekmişim gibi geliyor. Psikolog Beyefendi; beni okuyor, biliyor, farkına varıyorum. İnsanlardan uzak duruyorum. Bu, içime en çok sinen kaçış aslında.
Yine de garip bir şey var, Psikolog Beyefendi konuşurken ya da ilaçlar elimdeyken sanki korkan ben değilim. Korkuyu başka biri taşıyor da ben sadece uzaktan izliyormuşum gibi. Bu bana tuhaf bir rahatlık veriyor. İlk defa kaçmak zorunda olmadığım küçük bir alan varmış gibi hissediyorum. Ama iyileşmeye adım atmak bile beni ürkütüyor; bir nefes alıyorum, sonra hemen boğulacakmışım gibi geri çekiliyorum.
Yine de… tanınmak istiyorum. Saklanmaktan yorulmuş bir yanım var. Ben Afra Zeynep Yıldız. Yirmi dört yaşındayım, umudunu yol boyunca parça parça yitirmiş bir kız. Belki kimse dinlemek istemez, belki önemsemez. Ama biliyorum ki sustukça daha çok acıyor içim. O yüzden buradayım; kimseye değil, yalnızca sana anlatmaya devam edeceğim. Sen bari duy ve inan bana…
Şu an küçük bir odadayım. Yanımda hafifçe sallanan bir koltuk var; her gıcırtısında içimde eski bir anı kıpırdıyor. Karşımda duran sandalye ise yalnızca bir mobilya değil hem rahatsız edecek kadar huzurlu hem de beni geçmişe çivileyecek kadar sert bir hatıra. Belki sen anlamayacaksın ama bana, eski tasarımını hatırladığım o sandalyeyi, geçmişte oturduğum günleri hatırlatıyor. Ona bakınca içimde garip bir his yükseliyor. Bu sandalye bana kalan son şeyi hatırlatıyor: Son miras, son dünya, son hatırlanış… Şarkıda dedikleri gibi, “Kanatlarım var ruhumda.” Belki de bu sandalye, o kanatların iskeleti; beni hem taşıyan hem de acıyla yere çakan.
Babamı küçük yaşta kaybettiğimi söylüyorum hep ama kimse “küçük” kelimesinin aslında ne kadar küçük olduğunu bilmiyor. Harfleri bile sökemeden kaybettim onu. Daha okumayı öğrenemeden… Daha dünyayı anlamlandıramadan. O gün dünyamın sadece bir parçası değil, tamamı yok oldu. Babam gider gitmez abim bir anda “koca adam” rolüne itildi. Dışarıdan bakınca mantıklı görünüyor, biliyorum. Ama düşünün küçücük çocuklardık. Yine de o hep bir adım önde durmak zorunda kaldı. Belki de ömrü boyunca en önde durmasının nedeni buydu. O sahte önde duruşun arkasında aslında ne kadar korktuğunu bir tek ben fark ediyordum.
Aramızda sadece birkaç yaş vardı ama kader ikimizi iki farklı hızda büyüttü. O annemin kaosunu toparlamaya çalışırken ben onun gölgesinde nefes almaya çalışıyordum. Annem yeni hayatlar kurdukça biz biraz daha sessizleşiyor, biraz daha unutuluyorduk. Abim, benim için baba sayılacak kadar büyük bir boşluğu doldurdu ama hiçbir zaman “baba” gibi olmadı. Daha çok yaralı bir çocuğun, başka bir yaralı çocuğu koruması gibiydi bu. O da kaybetmişti, ben de. Belki bu yüzden bağımız yarım yamalaktı ama işte tam da bu yüzden kopmazdı.
E işte o sandalye… Şu an önümde duran, her sallandığında geçmişi dürten o mobilya. Aslında benim gözümde abime aitti. O zamanlar ikimiz de çocuktuk, ama her dokunuşu güvenin simgesiydi. “Bir gün ikimiz de rahat bir nefes alacağız,” demişti. O sandalye bizim sığınağımızdı; o oturduğunda yorgunluğu diniyor, ben yanına sokulduğumda korkularım biraz olsun susuyordu.
Ama hayatın acı bir huyu var: Güvenilen şeyler bile kirlenebiliyor. Abim yanımızda olamayacak hâle gelmeden önce annem yeniden evlendi ve ben henüz dokuz yaşındayken, o yeni hayatın bir parçasıyla tanıştım. Çok kısa bir zamanda abimi kaybettim, hayat sanki bir anda durdu. Beni seven, beni koruyan tek kişiyi yitirmiştim. En kötüsü ise annemin hayatındaki adam, on yaşındaki Afra’nın dünyasını bir “oyun” adı altında kirletmek için sanki o anı bekliyormuş gibiydi. Daha on yaşındayken, taciz ne demek bilmezken karşılaşmıştım onunla. Hem de abimle aramızdaki güvenin simgesi olan o sandalyede… artık bana soğuk, korkutucu geliyordu o sandalye. Tacizin ne olduğunu bilmiyordum belki, ama bana dokunuşundan iyi hissetmediğim kesindi. İçimde kırgınlık, üzüntü ve hayatın acı bir darbesi… hepsi birden gelmişti. Ben sadece bir çocuktum. Ama oyunun oyun olmadığını anladım. Bu anlayış neden benim cezam oldu, hâlâ bilmiyorum. İnsanlar suçluydu, bedeli ben ödedim. Üstelik anneme söyleyince, onu değil, beni evden atmakla tehdit etti; kendimi korumaya çalışırken yalnız bırakılmıştım. Evin kapısından sokağa atıldığımda sadece 13 yaşındaydım…
İki yıl boyunca yaşadıklarımın izini silemiyorum. O soğuk elleri… nefesimi kesen kavrayışı… sandalyenin gıcırtısına karışmış nefesleri… Belki kayıtlara geçen bir şey olmadı, ama kayıt bende, derimin altındaydı.
Şimdi bana söyleyin, deli ben miyim? İlaç kullanması gereken ben miyim? Korkulması gereken kişi ben miyim? Bu hayatı ben seçmedim. O sandalyeye oturtulmayı ben istemedim. Benim istediğim tek şey on dört yıldır yaşadığım geçmişten kurtulmaktı.
Abim için iyileşmek istiyor muydum? O bunu ister miydi?
Psikolog beyefendi odaya girdi ve sandalyeye bakarken, gözlerinden sessizce yaşlar süzülen Afra Zeynep’i gördü. “İyi misin?” dedi yumuşak bir tonda. “Haydi artık benimle birazcık da olsa konuşur musun?”
Afra Zeynep başını hafifçe salladı, derin bir nefes aldı ve dudaklarında ince bir gülümsemeyle yanıtladı: “Sanırım iyiyim… artık sizinle konuşmak bile istiyorum.”
Afra derin bir nefes aldı ve gözlerini kapattı. Yüzündeki gülümseme, antidepresan gülümsemesi değildi; gerçekten bir güvenin verdiği, içten bir gülümsemeydi.