6 Mayıs 2026, 16:48:23
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Afyon 14°C
Az Bulutlu
Afyon
14°C
Az Bulutlu
Per 18°C
Cum 20°C
Cts 19°C
Paz 21°C

IHLAMUR KOKUSU

IHLAMUR KOKUSU
6 Mayıs 2026 15:38
18
A+
A-

Güneş, kasabanın kiremitli damlarından elini eteğini yavaşça çekiyordu. Gökyüzü, yanık bir portakal renginden hüzünlü ve derin bir mora evriliyordu. Kerim Efendi, dizlerindeki o kronik sızıyı hafifletmek ister gibi elindeki eski ceviz bastonuna biraz daha yüklendi ve dükkânın önündeki hasır iskemleye çöktü. Dükkân dediği de zaten üç beş kavanoz şekerleme, bir iki paket tütün, cam kavanozlarda bekleyen akide şekerleri ve tozlu raflarda biriken hatıralardan ibaretti. Bu dükkân onun dünyasıydı, dışarıdaki iskemle ise o dünyanın penceresi…

 

Tam o sırada, sokağın başındaki o koca çınarın gölgesinden Selim göründü. Kırk yılın Selim’i… Adımları yavaş, omuzları biraz daha çökmüş ama bakışlarındaki o eski pırıltı yerli yerinde. Selim geldi, hiç sormadan Kerim’in yanındaki boş iskemleye ilişti. Aralarında koca bir sessizlik duvarı vardı ama bu duvar tuğladan değil yaşanmışlıklardan örülüydü. Sokağın köşesindeki çay ocağından fırlayan çırak, iki ihtiyarı görünce sormadan yönünü onlara çevirdi. Az sonra önlerine iki ince belli bardak geldi. Tavşan kanı, dumanı üstünde…

 

“Yine mi o mesele?” dedi Selim, cebinden çıkardığı eski gümüş tabakasını açarken. Sesi, rüzgârda hışırdayan kuru yapraklar gibi pürüzlü ama yumuşaktı.

 

Kerim derin bir iç çekti. “Mesele” dedikleri, aslında yirmi yıl öncesinin kapanmamış, kabuk bağlamış ama hiç iyileşmemiş bir yarasıydı. Basit bir arazi davası gibi başlamış, bir karış tarla sınırı için çıkan o anlamsız tartışma, araya giren inatçı akrabalar ve gurur denilen o devasa canavarla büyümüştü. İki can dost, o karlı kış gecesinde birbirlerine öyle ağır sözler söylemişlerdi ki o sözler aralarında aşılmaz bir dağ olmuştu. Yirmi yıl boyunca aynı sokaktan geçip birbirlerinin yüzüne bakmamışlar, aynı camide saf tutup birbirlerine selam vermemişlerdi. Ama her ikisi de biliyordu ki gece başlarını yastığa koyduklarında akıllarına gelen ilk isim, yine o “düşman” bildikleri dosttu. O tarla şimdi her yıl başkaları tarafından sürülüyordu. Ama onların gönül toprağı nadasa bırakılmış, kurumuştu.

 

“Mesele biter mi Selim?” dedi Kerim, buğulu gözlerle karşıdaki boş arsaya bakarak. “Dünya dönüyor, dert de onunla beraber dolanıyor tepemizde. O gün o tarlanın sınırı için birbirimizi kırdık da ne oldu? Bak, şimdi o tarlada başkalarının buğdayı yeşeriyor, biz ise burada dizlerimizin ağrısını sayıyoruz. Toprak bizi çağırıyor Selim, biz hâlâ ‘şu sınır senin, bu sınır benim’ diyoruz.”

 

Selim, elini Kerim’in dizine koydu. Sert, nasırlı, toprağa değmiş ama bir o kadar da şefkatli bir eldi bu. “Bizim hatamız neydi biliyor musun Kerim?” dedi, sesi biraz daha titreyerek. “Biz, dostluğun arasına mülkiyeti soktuk. Oysa dostluk mülksüzleşmektir. Her şeyden vazgeçip sadece o cana sığınmaktır. Ben yirmi yıl boyunca her sabah bu dükkânın önünden geçerken içimden sana selam verdim de dilim varmadı söylemeye. Gurur dedikleri şey, insanın kendi ruhuna ördüğü bir hapishaneymiş.”

 

Kerim, çayından bir yudum aldı ve acı bir tebessümle başını salladı. “Hatırlıyor musun? Gençken şu karşıdaki koca kahvede sabaha kadar memleket kurtarırdık. O zamanlar dünya bizim avucumuzdaydı, şimdi ise sadece nefesimizi korumaya çalışıyoruz. O kahvenin gürültüsünde bile birbirimizi duyardık, yirmi yılın sessizliğinde ise birbirimize sağır kaldık.”

 

Selim başını salladı, bakışlarını o eski kahvehanenin ışıklarına çevirdi. “Kurtardık ya işte… Kendimizi kurtardık bugün Kerim. O mesele, o tarla, o kavga… Hepsi o çınarın dökülen yaprakları gibi rüzgârla savruldu gitti. Geriye kalan sadece şu çayın sıcaklığı ve senin yanındaki şu huzur. Mezar taşına ‘arazisi çoktu’ diye yazmayacaklar, ‘vefası vardı’ deseler yeter.”

 

Bir süre hiç konuşmadılar. Sadece kaşık sesleri, uzaktan gelen bir kağnı gıcırtısı ve sokağın sonundaki çocukların neşeli bağırışları duyuluyordu. Kerim anladı ki bazen binlerce kelimeyle anlatılamayan özürler, bir bardak çayın dumanında gizlidir. Yirmi yılın kini, bir ikindi güneşinin batışında eriyip gitmişti.

 

Güneş tamamen kaybolduğunda, sokak lambaları cılız bir ışıkla yandığında ikisi de aynı anda ayağa kalktı. Ceketlerinin önünü iliklediler. Bu, hayata ve birbirlerine duydukları saygının bir nişanesiydi.

 

“Yarın yine buradayız değil mi?” diye sordu Kerim, sesinde bir çocuğun heyecanıyla.

 

Selim, dostunun omuzuna vurdu hafifçe, gözlerinde biriken yaşı saklayarak. “Ecel çağırmazsa buradayız Kerim. Çaylar benden, sohbet senden.”

 

Yürüdüler. Biri sağa, biri sola… Ama biliyorlardı ki artık hangi yöne giderlerse gitsinler, ruhları o akşamın ıhlamur kokulu sessizliğinde ebediyen birleşmişti. Bu toprakların çocukları bilirdi; yol yürümekle bitmezdi ama bir dostla o yolu sessizce bile olsa yürümek, menzilin ta kendisiydi.

 

 

KOR DERGİ KURUCUSU, OKUR-YAZAR.
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.