YAZMANIN SESSİZLİĞİ
Çiçeklerin tomurcuklandığı, güneşin yeryüzünü ısıtmaya başladığı ılık bir bahar sabahıydı. Küçük, huzurlu bir kasabada dünyaya gözlerini açtı. Anne ve babası yıllardır bu anı büyük bir heyecanla beklemişti. Doğumu tüm aileye neşe ve mutluluk getirmişti. Öyle güzel bir bebekti ki görenler “maşallah” demeden geçemezdi.
Ailesinin özeniyle büyüdü, yıllar su gibi akıp geçti. Ancak yolunda gitmeyen bir şeyler vardı: Bu çocuk konuşmuyordu. Başlarda “daha küçük, elbet açılır” denilse de zaman geçtikçe bu durum annesini huzursuz etmeye başlamıştı. Yaşıtları şakıyıp dururken onda en ufak bir ilerleme yoktu. Annesi onu konuşturmak için çok çabaladı, sorular sordu, kelimeleri tekrar etmesini istedi ama nafile… Sanki kelimeler içinde bir yere düğümlenmiş, dışarı çıkamıyordu.
Annesi artık bir çare bulmaya kararlıydı. Durumu babasıyla konuştu ve bir uzmana gitmeye karar verdiler. Yola çıkarken içlerinde büyük bir umut vardı; mutlaka bir çözüm bulunacaktı. Doktorlar çocuğu inceledi, tahliller yapıldı ama hiçbir sorun görünmüyordu. Fiziksel olarak her şey normaldi. Annesi bu belirsizliği kabullenemedi, başka doktorların da kapısını çaldı ama sonuç değişmedi. Kimse bu sessizliğin nedenini çözemedi.
Çare bulunamayınca annesinin umudu yerini yorgun bir kabullenişe bıraktı. Günler geçiyor, çocuk büyüyor ama evin içinde sessizlik hâkim sürüyordu. Yine de annesi bazen fark ediyordu; çocuğun bakışlarında kelimelere sığmayan derin anlamlar vardı. Karşısına oturur, uzun uzun konuşurdu onunla. Cevap alamasa da susmazdı, çünkü onu en iyi anlayan yine kendisiydi. Susmak, bu evde umudu kıran en korkutucu şeydi.
Zamanla okul çağı geldi. Annesi tedirgindi; onu dış dünyanın acımasızlığına bırakmak istemiyordu. Farklı olduğu için dışlanmasından, kalbinin kırılmasından korkuyordu.
Korktuğu ilk başta başına geldi. Sınıfta adı okunduğunda oluşan derin sessizlik herkesi şaşırttı, garip bakışlar üzerinde toplandı. Ancak zamanla arkadaşları onun bu haline alıştı. Dersleri büyük bir dikkatle dinliyordu ve bu durum öğretmeninin gözünden kaçmadı. Zihni tıkır tıkır işliyor, öğrendiklerini bir yerlere aktarma isteğiyle dolup taşıyordu. İçinde büyük bir yazma arzusu vardı.
Öğretmeni, annesini okula çağırdı. Çocuğun yazmaya karşı güçlü bir ilgisi olduğunu anlattı ve “Duygularını yazdığı bir defteri var mı?” diye sordu. Annesi şaşırmıştı, böyle bir durumdan habersizdi.
Eve döndüğünde hemen odasına girdi. Yatağın altında, üzeri tozlanmış eski bir defter buldu. Defteri eline aldığında kalbi hızla çarpmaya başladı. Sayfaları çevirdiğinde, düzensiz ama kararlı bir yazıyla dolu satırlarla karşılaştı. Elleri titreyerek okudu. Çocuğun dile getiremediği her şey oradaydı: Korkuları, uykusuz geceleri, sevdiği şeyler ve o can yakıcı soru: “İnsanlar bana neden garip bakıyor?”
Kendini yazarak ifade etmeyi seçmişti. Yazmak ona şifa gibi geliyordu. Annesi, öğretmene içten içe minnet duydu. Eğer o fark etmeseydi, belki de çocuğunun iç dünyasını asla bu kadar net göremeyecekti.
O günden sonra annesi çocuğa hiç soru sormadı. Defteri sessizce masaya bırakıp çıktı. Çocuk, yazdıklarının okunduğunu anlamıştı. Ertesi gün okula gitmeden önce mutfak masasına küçük bir kâğıt bıraktı. Üzerinde tek bir cümle yazıyordu:
“Ben böyleyim; sesim yazıda, varlığım farklılıklarımda.”
Annesi kâğıdı okudu, bir süre elinde tuttu.
O an anladı ki bazı çocuklar kendilerini konuşarak anlatmaz.
Bazıları dünyaya başka bir yerden, sessizce seslenir.
Ve dünya onu olduğu gibi kabul edene kadar, bu sessizlik bir eksiklik değil, kendine has bir dildir.