KELİMELERİN KIYISINDA BİR MODERN ZAMAN MUHASEBESİ
İnsan çoğu zaman kelimelerin içinde yaşadığını zanneder, oysa gerçekte kelimeler insanın içinde yaşar. Her bir sözcük zihnimizin karanlık dehlizlerinden süzülüp dile döküldüğünde, sadece bir kavramı değil bir dünyayı da beraberinde getirir. Ancak günümüzde kelimeler o eski, vakur heybetini yitirip hızın ve yüzeyselliğin çarkları arasında ufalanmaya mahkûm edilmiş durumda.
Edebiyatın o kadim ve derin sularından uzaklaştıkça düşüncelerimiz de berraklığını kaybediyor. Eskiden bir mısranın üzerine günler süren tefekkürler sığdırılırdı; şimdi ise cümleler, parmak uçlarımızın ucuz birer oyuncağı haline geldi. Oysa dil, bir toplumun sadece iletişim aracı değil aynı zamanda hafızası ve ruhudur. Bir dildeki estetik kaygı azaldığında, o toplumu ayakta tutan manevi sütunlar da sarsılmaya başlar.
Zamanın bu amansız akışında, “anlatmak” ile “konuşmak” arasındaki o ince çizgiyi yeniden keşfetmemiz gerekiyor. Konuşmak sadece seslerin birleşimidir, anlatmak ise ruhun bir başkasına dokunmasıdır. Bir yazarın, bir şairin ya da sadece kelimeye kıymet veren bir insanın asli görevi, bu dokunuşu en saf ve en etkileyici haliyle gerçekleştirmektir. Mantığın süzgecinden geçmemiş, kalbin tınısını taşımayan her söz, boşlukta yankılanıp yok olmaya mahkûmdur.
Belki de ihtiyacımız olan şey, daha fazla gürültü değil biraz daha derinliktir. Sayfaların arasına gizlenmiş o eski kokuyu, satır aralarındaki o gizli anlamı ve kelimelerin ruhunu yeniden selamlamalıyız. Çünkü biz, sustuklarımızla değil hakkıyla söyleyebildiklerimizle bu dünyada bir iz bırakacağız.
Kelimelerin kıyısında durup o sonsuz denize baktığımızda şunu anlamalıyız: Dil, insanı hem hapseden bir zindan hem de ona uçsuz bucaksız ufuklar açan bir kanattır. Bizim tercihimiz, bu kanatlarla hangi gökyüzüne uçacağımızı belirleyecektir.