21 Nisan 2026, 01:07:22
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Afyon 14°C
Açık
Afyon
14°C
Açık
Sal 17°C
Çar 18°C
Per 6°C
Cum 11°C

ASLINDA GÜÇLÜ GÖRÜNMEK

ASLINDA GÜÇLÜ GÖRÜNMEK
3 Mart 2026 18:13
228
A+
A-

 

İnsanoğlunun üzerine dikilmiş en ağır, en gösterişli ama bir o kadar da nefes kesici elbise hangisidir diye sorsalar, şüphesiz “güçlü görünme” derdim. Bu elbisenin terzisi toplumdur; kumaşı bitmek bilmeyen beklentilerle dokunmuş, iğnesi ise keskin yargılarla bilenmiştir. Biz bu elbiseyi bir kez kuşanmaya görsek bir daha çıkarmaya, hatta gevşetmeye bile korkarız. Çünkü biliriz ki sarsılmayan insan makbuldür bu modern toplumda. Yüzündeki ifadeyi bir mühür gibi donduran, her fırtınada bir sığınak inşa eden, her yangından avucunda sönmüş közlerle ama dimdik çıkan kişi ayakta alkışlanır. Ama o alkış sesleri meydanları doldururken kimse fısıldamaz: “O zırhın içinde nefes alabiliyor musun? Derin bir nefes alacak kadar boşluk var mı göğüs kafesinde?” 

Güç çoğu zaman sanıldığı gibi bir tercih, bir asalet göstergesi veya bir karakter süsü değildir. Çoğu hikâyede güç, bir hayatta kalma refleksidir. Hayat, avuçlarımıza vaktinden önce ağır taşlar bıraktığında; çocukluğun o korunaklı, pembe tülleri yırtılıp atıldığında içimizdeki o şen şakrak çocuk sessizce bir köşeye çekilir. Ağlamak yerine yutkunmayı, kırılmak yerine direnmeyi, düşmek yerine bir yerlere tutunup yeniden doğrulmayı öğreniriz. “Dayanmalıyım” cümlesi, bir süre sonra ismimizden daha çok kullandığımız bir kimlik kartına dönüşür. Artık güç bir özellik değil bir deri, bir doku, aşılması imkânsız bir kabuktur. İnsan kendi yaralarını tek başına sarmaya alıştıkça başkasının merhemiyle nasıl iyileşileceğini, bir başkasının şefkatli dokunuşunun ne hissettirdiğini unutur. Ancak bu kabuk bizi dışarıdaki mızraklardan korurken eşzamanlı olarak dünyadan da koparır. Güçlü görünen insanın çevresinde camdan, şeffaf ama buz gibi soğuk bir mesafe oluşur. İnsanlar size bakarken bir ihtiyacınız olabileceğini hayal bile edemezler. Sizin de gece boyu tavanı izlediğinizi, sizin de basit bir “nasılsın?” sorusunun sıcaklığı altında eriyebileceğinizi düşünmezler. Çünkü vitrindeki heykelin canı yanmaz sanırlar. O kararlı, tavizsiz bakışların hemen arkasında görülmeyi bekleyen ama buna cüret edemeyen ürkek bir ruh gizlidir. 

Bu yolculuğun belki de en ağır, en sessiz bedeli; yardım isteme hakkının elimizden bir nezaket kuralıymışçasına ince ince alınmasıdır. “Sen halledersin” cümlesi, dışarıdan bir güven beyanı gibi tınlasa da içeride bir mahkûmiyete dönüşür. Herkesin yaslanacak bir omzu, anlatacak bir sığınağı varken sizin omuzlarınız herkesin yükünü taşımaktan, herkesin derdine derman olmaktan nasır tutar. Bir gün gelir, ruhunuzun sadece yorgun değil “baygın” olduğunu hissedersiniz. Bu, birkaç saatlik uykuyla geçecek bir bitkinlik değildir; bu, hiç kimseye “ben bittim, artık devam edemiyorum” diyememenin verdiği o korkunç tenhalıktır. İnsan en çok, tam da tutulmaya en çok ihtiyaç duyduğu anda havada asılı kalan o yalnız eliyle yorulur.  Kendi iç dünyamız, tozlu ve kapısı yıllar önce kilitlenmiş bir kütüphane gibi hep kapalı kalır. Üzüntü ertelenir, kırgınlıklar bir rafa kaldırılır, hayal kırıklıkları birer birer yutulur. Ama bastırılan hiçbir hıçkırık, hiçbir damla gözyaşı yok olmaz; sadece şekil değiştirir, form değiştirir. Biriken her şey gün gelir bir camın çatlaması gibi en beklenmedik, en önemsiz, en küçük bir sarsıntıda ruhu tuzla buz eder. O an anlarız ki duyguları ertelemek onları yok etmemiş, sadece fırtınanın şiddetini biriktirerek artırmıştır.  

Bilgelik, kırılamayacağını iddia eden o kibirli seste değil kırılabileceğini bilip çatlaklarından sızan ışığa rağmen hayata dokunmaya devam etmektedir. Maskeler hayranlık uyandırabilir belki ama asla bir kalp atışını diğerine ulaştıramaz. Zırhlar sizi kurşunlardan koruyabilir ama bahar güneşinin o şifalı sıcaklığını hissetmenize de ebediyen engel olur. Belki de asıl cesaret; o gürültülü, yorucu ve artık bizi boğmaya başlayan sahte gücümüzü bir kenara bırakıp “Yoruldum, burası benim için çok ağır, elimi tutar mısın?” diyebilmektedir. İnsanı insan yapan, sarsılmaz bir beton kale olması değil en sert rüzgârda titreyen ama yine de köklerine tutunan bir yaprak olduğunu kabul edebilmesidir. Zayıflık değildir bu; aksine, kendi insanlığını, kendi noksanlığını kucaklayacak kadar devasa bir yüreğe sahip olmaktır. 

Çünkü hayat; sadece direnenlerin, sadece dişini sıkanların değil incinebildiğini itiraf edenlerin, yaralarını birer onur madalyası gibi saklamayanların ve bir başkasının eline muhtaç olduğunu bilenlerin bahçesinde gerçek rayihasını verir. Gerçekten görülmek, gerçekten fark edilmek ve gerçekten sevilmek istiyorsak önce o ağır zırhımızdan bir parça koparıp dünyaya oradan çıplak ve savunmasız bir bakış fırlatmalıyız. Ancak o zaman o küçücük çatlaktan sızan sönük ışık; bizi saklandığımız o karanlık, o “çok güçlü” ama çok ıssız odadan çekip çıkarabilir. Unutma; güneş içeri girmek için her zaman bir çatlak arar. 

İçinde coşan fırtınaları, içindeki çığlıklarıyla dindirmeye çalışan bir yazar...
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.