RUTİNİN SESSİZ SENFONİSİ
Her şeyin rutin olduğu bir gün ne kadar enteresandır değil mi? Kimileri böyle günlerde günün sıkıcılığından şikayet etse de ben böyle günlerde daima şükrederim. Her gün olduğu gibi milyonlarca hücremizin ve bedenimizin tüm sıhhatiyle güneşin penceremizden süzülen selamlamasını kabul etmesi ve her defasında sistemin tekte marşa basarak saat gibi çalışması… Eğer o gün muhteşem bir pazar kahvaltısına konuk ediyorsa sizleri, sofralar aile üyeleriyle hasbihal etmenin merkezi hâline geliyorsa keyfinize diyecek yoktur. Güzel bir yürüyüşün ardından şirin bir pastanede bir mola vermek üzere duraklarsanız, hele ki benim gibi bel çevreniz bir kamyon lastiği değilse, göbeğiniz köşeyi sizden evvel dönmüyorsa, vitrinden size gülümseyen leziz pastaları damağınızla buluşturur ve midenize bir karnaval yaşatırsanız, bence o gün güzel başlamış demektir. Rutinin zamanın akışına kendini teslim ettiği bir gün ise o gün pek kıymetli bir dostunuzdan sevimli bir telefon alırsınız. Güzel sohbetler eder, neşenizi arttırırsınız. Akşam ise başınızı yastığa öylesine huzurlu koyarsınız ki ne pireler berber olur ne de develer tellak. Peki rutin sadece mutlu anlara vesile olan olaylar mıdır? Örneğin hangimiz evine hırsız girdiğinde, arabası yandığında ya da adliye koridorlarında, belki de hastane koridorlarında volta atarken her şeye rağmen bugün güzel bir gündü diyebiliriz? Yüksek çözünürlükteki gözümüz, metrelerce damarlarımız, tonlarca kan süzen organlarımız, her gün kusursuz çalışan bedenimiz ya da kaybettiklerimize rağmen sahip olduklarımız için hiç şükrettik mi?
İnsanoğlu garip bir canlı, elindekinin kıymetini bilmek için illa onun eksikliğiyle sınanmak istiyor sanki. Rutin dediğimiz o sessiz senfoni ancak orkestradan çatlak bir ses çıktığında, yani düzenimiz bozulduğunda kulağımıza çalınıyor. Hastane koridorunda o endişeli voltaları atarken daha dün “Öf, bugün de çok sıradan bir gün” diye burun kıvırdığımız o sıkıcı sabahı özlerken buluyoruz kendimizi. Aslında hayat, büyük mucizelerin görkemli şovlarından ziyade, küçük ve sıradan anların kusursuz sessizliğinde saklı. Bizler o sessizliğe “sıkıcı” diyoruz, oysa onun adı tam olarak “huzur”. Yüksek çözünürlüklü gözlerimizin gördüğü bir deniz manzarasından, tonlarca kanı sessiz sedasız süzen o fedakâr organlarımızdan, sabaha yine tekte marşa basarak uyanan bedenimizden daha büyük bir lüks olabilir mi? Hayatın getirdiği fırtınalara, kaybettiklerimize ve canımızı yakan eksikliklere rağmen hâlâ ayakta durabilen o “kalan sağlar” için durup teşekkür etmek, insan olmanın en zarif borcudur belki de.
Sözün özü, rutinden şikâyet etmek yerine onun aslında bizi görünmez bir zırh gibi saran o muazzam dengesine hakkını teslim etmek gerek. Hayat her gün bize muhteşem pazar kahvaltıları ya da pastane vitrininden gülümseyen leziz pastalar sunmayabilir. Bazen adliye koridorlarının soğukluğu vurur yüzümüze, bazen de yanan bir arabanın geride bıraktığı is kokusu. Ama tüm bunlara rağmen akşam başımızı yastığa koyduğumuzda soluk alıp verebiliyorsak ve yarın yeni bir güne uyanma ihtimalimiz varsa sistem hâlâ çalışıyor demektir. Gelin, bugün o kadar da “enteresan” olmayan, her şeyin saat gibi tıkır tıkır işlediği o sıradan günün hakkını verelim. Rutinin sıkıcılığına değil sunduğu o sessiz sıhhate ve güvene şükredelim. Çünkü en büyük fırtınalar, hep o çok sıkıcı bulduğumuz durgun denizlerin ardından kopar!