UĞULTULAR ARASINDA
Birini kaybetmek, çoğu zaman takvime işaretlenmiş tek bir anın değil, zamana yayılan uzun bir kabullenişin hikayesidir. Birinin gidişi, sadece mekandan bir bedenin eksilmesi anlamına gelmez; o kişiyle birlikte kurduğunuz dil, sadece ikinizin güldüğü o ince espri, o insanın yanındayken büründüğünüz o özel kimlik de usulca silinir yeryüzünden. Giden, giderken sizi de biraz eksiltir.
Birini kaybettiğinizde, dünyanın bu eksilmeye hiçbir tepki vermemesi ilk başlarda en ağır gelen şeydir. Sokaklar aynı gürültüyle akmaya, sabahlar aynı telaşla doğmaya devam eder. Oysa sizin içinizde koca bir zaman dilimi durmuştur. Sesler değil uğultular vardır artık çevrenizde. Çalan bir telefonun artık ondan gelmeyecek olması, bir başarıyı kutlarken o numarayı tuşlayamamanın getirdiği o derin yutkunma hissi… Gidenin ardından zihnimizde çırpınan hatıralar, ilk başlarda çok canlı ve keskin olsa da zamanla hafızanın sisli perdesi ardında soluklaşır, geriye sokaklarda veya rüyalarda aniden karşımıza çıkan anıların silüetleri kalır.
Kaybetmek, bir nevi kendi içimizdeki bir odanın kapısını sonsuza dek kilitlemektir. O odanın içinde bitmemiş cümleler, ertelenmiş planlar, yarım kalmış kahkahalar ve belki de zamanında söylenmeye cesaret edilememiş keşkeler vardır. İnsan zamanla bu kilitli kapıyla, o odanın önünden geçerek yaşamayı öğrenir. Zaman her şeyin ilacıdır derler ancak bu koca bir yanılgıdır; zaman acıyı iyileştirmez, sadece taşınabilir hale getirir. Acı form değiştirir; göğse oturan keskin bir sızıdan, içte usulca yanan ve kendini ancak tanıdık bir melodi çaldığında veya bir koku duyulduğunda belli eden bir kora dönüşür.
Sonunda anlarız ki sevdiğimiz birini kaybetmek onu tamamen yitirmek demek değildir. Onların bizde bıraktığı izler, olaylara bakışımızı, attığımız adımları ve hatta kağıda döktüğümüz kelimelerimizi şekillendirmeye devam eder. Yoklukları, hayatımızın geri kalanına nüfuz eden, bizi büyüten ve olgunlaştıran görünmez bir varlığa dönüşür. Giden, belki de bizi biz yapan parçaların en derinlerine, toprağın altına değil, ruhumuzun en kuytu köşelerine mühürlenmiştir artık…