Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Afyon 11°C
Az Bulutlu
Afyon
11°C
Az Bulutlu
Cts 12°C
Paz 7°C
Pts 10°C
Sal 7°C

İNSAN SEVEBİLDİĞİ KADAR İNSANDIR

İNSAN SEVEBİLDİĞİ KADAR İNSANDIR
19 Aralık 2025 15:46
446
A+
A-

​“Sevmek” kökünden gelip masum bir isim olarak karşımıza çıkan bu sözcük (sevgi); duyularla anlamakta ve anlatmakta aciz kaldığımız ruhi hakikatleri ifade eden soyut mefhumların sıradan bir kavramı gibi görünse de manasındaki öz itibarıyla insani vasıfların temel ayrım noktalarından biridir. Hatta imanın varlığı konusunda da bir ölçüt olmasından bahsedebiliriz. Nitekim Yüce Nebi buyuruyor ki: “Birbirinizi sevmedikçe gerçekten iman etmiş sayılmazsınız.” Ne kadar çarpıcı bir hakikat değil mi? Aslında sevginin ehemmiyetini gözler önüne sermekte bu bir tek cümle!

​Bu telakki üzerinde duracak olursak herkesi, her şeyi sevmek; o sanatı ortaya koyanı sevmeye dayanıyor aslında. Çok sevdiğin bir dostunu tahayyül et. Onun, senin normatif değerlerine aykırı davranışların mümessili olması bile kurulan sevgi köprüsü sayesinde tolere edilecek duruma dönüşüverir. Hoşgörü sınırlarını alabildiğine genişleten bu bağ; onunla bağı olan her varlıkla da bağ kurmayı, istemsiz bir tepkime gibi kendiliğinden zorunlu hale getirir. İçtenlikle yönelttiğin bu duygulanımla o şahsın emeğinin dokunduğu her şeyi beğenir, benimsediklerini de kanıksarsın. İşte imanın sırrındaki sevgi de buna benzer bir durumdur.

​Bu noktada imanın sırrına vakıf olmuş Mevla sevdalısı, halk şairi Yunus Emre’nin sözleri isabetlidir: “Yaratılanı hoş gör, Yaratan’dan ötürü.” Yaratılmış her varlığı kucaklayan bir yüreğe sahip olmak demek, aslında imanın hakikatine ermek demektir. Doğu’nun geçtiğimiz yüzyılın başında kaybettiğimiz eşsiz yıldızlarından biri olan Lev Nikolayeviç Tolstoy da Halk İçin Hikâyeler’indeki “İnsanları Yaşatan Kuvvet Nedir?” adlı eserinde der ki: “Eğer bir adam ‘Allah’ı seviyorum’ der ve kardeşlerinden nefret ederse yalancıdır; çünkü görmüş olduğu kardeşini sevmeyen, görmemiş olduğu Allah’ı sevemez.” Biri Hak âşığı diğeri halk âşığı olan bu iki güzide insanın sevmenin hakikatini açıklama noktasında mutabık olmaları ve en mühim olanı da yaratılmışların içinde sevilmeye en layık olan Hz. Muhammed’in yukarıda bahsettiğimiz beyanı, bu iddianın hakikat olduğuna dair inancımızı kuvvetlendirir.

​Ancak maalesef Hz. Muhammed’in ikazına rağmen herkes Yunus kadar, Tolstoy kadar ve bu hakikati kavramış daha nice devler kadar eremedi bu sırra. Bu kutsi mefhum insan eliyle manasını öyle kaybetti ki Özgecanların meskeni olan gönül deryası, ikamet ettiği bedenin esiri oldu. Canlar aynadaki şahsa âşık oldu. Artık Kerem de Aslı da Leyla da Mecnun da Ferhat da Şirin de o şahsın —aynadaki siluetin— kendisi oldu. Belki de bu sebeptendir ki ne o eski şiirler yazılır ne de o eski ezgiler bestelenir oldu. Prangalı gönüller sanatın hürriyetini dizginledi; aşkı üst perdeden, asil duygularla haykıran sanat anlayışı meczup hislere sökün etti. Ahmet Muhip Dıranas’ın Olvido’da söylediği gibi: “Aşklar uçup gitmiş olmalı bir yazla / Halay çeken kızlar misali kol kola.”

​“Sevmek” bu kadar ulvi bir meziyet iken neden daima seven sevilenden daha az değer görür ve seven kendini sevilenden hep aşağıda görür? Sevdiğine ulaşma çabası, sevileni sevdiğinin gözünde yüceltir; bu durum eskiden beri böyleydi maalesef. Nitekim destanlarımıza, masallarımıza, şiirlerimize baktığımız zaman bu durumun tarihten bugüne var olagelmiş ve aşkın tarifine yerleşmiş bir algı olduğunu görürüz. Misal edebiyatımızın divane âşığı Fuzuli, bu algıyı dizelerinde bariz sergilemiştir:

​“Çıkarmak etseler tenden çekip peykânın ol servin

Çıkan olsun dil-i mecrûh peykân olmasın yâ Rab.”

(O selvi boylu güzelin gönlüne attığı okun ucunu vücudumdan çekip çıkarmak isteseler dilerim ki yaralı gönlüm çıksın ama okun ucu çıkmasın ya Rab.)

​Yine başka ıstıraplı şair Neşâti’den:

​“Gitdin ammâ ki kodun hasret ile cânı bile

İstemem sensiz olan sohbet-i yârânı bile.”

(Sen gittin fakat beni özleminle beraber bırakıp da gittin. Ben, sensiz dostlar sohbetini bile istemiyorum.)

​Son olarak Ziya Paşa’dan da bir örnek sunalım:

​“Âdeme âdem gerektir âdem etsin âdemi

Âdem âdem olmayınca âdem netsin âdemi.”

​Bu tevazu sahibi koca yürekli şairlerimizin dizelerine baktığımızda sevme kabiliyetine ne denli erişebildiklerini görebiliyoruz. Ancak kalemlerine eğildiğimiz bu üstatların; sevme kabiliyetine mazhar olmuş, çıkarsız, menfi gayeler gütmeden ömründen feragat edebilme cüreti göstermiş bir emekçiyi yani “seveni” değil de hiçbir zahmete katlanmadan gönül tahtına kurulmuş “sevgiliyi” yüceltmelerine, acziyetimi ve haddimi aşmayarak bendeniz cılız bir itiraza kalkışıyorum. Fedakâr, cefakâr emekçi; hazıra konmuş talihliden daha değerli konumda ve üstün vasıftadır. Ama maalesef her mekân ve zamanda olduğu gibi emekçi ezilir, hazırcı yücelir. İtiraza yeltendiğim nokta da tam olarak budur.

​Toplumumuzda sevmenin gururunu taşıyıp aşkı şahlandırarak haykıran insan sayısı maalesef azdır. Gerek şiirlerimiz gerek türkülerimiz gerekse masallarımız sevmenin ezginliğini yansıtmakta; onure olan, mağrur bir “âşık” tiplemesi ortaya koyamamaktadır. Mağrur olan hep mâşuktur. Sanat olanı yansıttığından dolayı bu böyledir. Öyle ki bizim seven insanımız sevdiğini haykırırken sanki bir şey talep edecekmiş gibi ezilir, büzülür, utanır, sıkılır. Oysa sevmek, talep etmek değildir; bağış yapmaktır! “Seni seviyorum” diyen biri; sana yüreğimi, gönül tahtımı, zamanımı, heyecanımı belki de hayatımı bağışlıyorum demektedir aslında. Keşke insanlar bu hakikati fark etse de minnet hissetmeden sevdiğini haykırsa ve sevilen minnete düşse. Bunu kavrayamadığımız için daima seven dilenen konuma düşüveriyor, sevilen ise küstah oluyor. Hülasa hakiki manada sevgi, aşk dilenciliği değildir; emekçiliktir, özgeciliktir, özvericiliktir.

​Modern çağın popüler kavramı: “BEN”. Benim hayatım, benim duygularım, benim düşüncelerim, benim ideallerim, benim ihtiyaçlarım, benim sahip olduklarım… Sevmek mi? İşime yaradığı oranda tabii ki sevebilirim. İnsan fayda sağlayacaksa sevilir, faydası olmayan neden sevilsin ki? Modern çağın insanı, “Seni seviyorum” derken aslında “Sana ihtiyacım var” demektedir. Az önce eleştirdiğim talep etme algısı artık geçerlilik kazanmış ancak ilginç olan taraf şudur ki; “Seni seviyorum çünkü sana ihtiyacım var” diyen modern insan bir talepte bulunmuş olduğu halde minnet duygusuna kapılmadan, bu onun hak ettiği bir şeymiş gibi tavır takınıyor. Çünkü kendine tapıyor ve taptığı uğruna yapılan her şey mubahtır, istemek haktır, istediğini koparması ise muhakkaktır!

​Bu duruma bazen bilim de yol açabilmiştir. Psikoloji ilmi, özellikle psikanalistler bu durumu var olmanın sırrı olarak savunmuştur. “BEN”in bu kadar öncelenmesi, bütün değerlerin önüne konması insani meziyetlerin tahrip olmasına, hayvani güdülerin davranış dayanağı haline gelmesine sebep olmuştur. Ruhu bedene hapsedip ulvi duyguları bilinç dışına iten kuramlar aracılığıyla insan, insan olmaktan çıkartılmıştır. İşte sevmek de bu komplodan nasibini almış anlamlı eylemlerimizden birisidir. “Ben” mefhumuna hizmet eden her şeyi seveceksin, bunun adı sevgidir; dolayısıyla kendini en çok seven aşkı en iyi yaşayan demektir. Az önce tanımladığım emekçilik oldu sömürgecilik: “İnsan sömürebildiği kadar insandır!”

​Evet, artık sevdiklerinin mutluluğunu öncelemek ve onların mutluluğuyla mutlu olabilmek “öz değersizlik” sayılıyor. Önceliğimiz yalnızca kendi mutluluğumuz. Seviyorsun çünkü sevilmeye ihtiyacın var; sevilmiyorsan sevmenin manası yok çünkü mutlu olmaya ihtiyacın var. Evlenme çağına geliyorsun, daha çok seviyorsun çünkü evlenmeye ihtiyacın var. Hani diyorlar ya “Evlilik aşkı öldürür.” Hâlbuki ölen şey aşk değildi; aşk zannettikleri his, büyük ihtimalle biyolojik olgunluğun getirdiği fizyolojik bir ihtiyaçtan ibaretti.

​Her neyse dostlar, demem o ki; sevmenin hakikatine ermeden melankolik aşk sancılarına girmeyelim. Sevebilme kabiliyetine eriştikse onurlanalım. Sevme meziyetin ile Yaratan’ın yarattığı tüm varlık âlemini yüreğine sığdırabilecek; hiçbir zorluğun, zorbalığın yıkamayacağı kahraman emekçi, umudun sonsuz meskeni olabileceksin. Unutma; insan sevebildiği kadar insandır!

ETİKETLER: , ,
Yazdıkça geçiyor gönlümün susuzluğu, yazdıkça anlamını buluyor yaşamım... Ben hayat boyu öğrenme, okuma ve yazma telaşında olan talebe ve deneyimlerini aktarmaya çalışan naçizane muallimeyim.
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.