DİJİTAL HİCRET
Günümüzde dijitalleşen dünya ile birlikte “mahremiyet” kavramı, yerini “teşhircilik” ve “göz önünde olma” arzusuna bıraktı. Modern insan, yaşadığı anın tadını çıkarmaktan ziyade, o anın “imrenilecek” iyi kadar olduğunu kanıtlama telaşında. Hayatlar, vitrinlerde sergilenecek gibi yaşanmaya ve gösterilmeye başlandı. Modern insan medyanın; hayatın her alanını istilâ etmesine izin verdi.
Eskiden “ev” dış dünyadan sığınılan güvenli bir liman, mahremin kalesiydi. Bugün ise evlerimizin en ücra köşeleri, yediğimiz yemekler ve en özel anlarımız sosyal medyanın ışıklı tabelalarına dönüştü. İnsan, “göründüğü kadar var olduğu” yanılgısına düştükçe, iç dünyasındaki derinliği kaybetti maalesef.
Kur’an-ı Kerim, insanın her an bir gözetleme altında olduğunu hatırlatırken, insanın kendi sınırlarını korumasını da öğütler. Ahzâb Sûresi 53. ayette, Peygamber Efendimiz’in (sav) evine giriş çıkışlardaki adabın anlatılması, aslında özel hayatın dokunulmazlığına dair evrensel bir derstir. Ayette;” Ey iman edenler! Peygamberin evlerine vaktine bakmaksızın ve yemeğe izin verilmedikçe girmeyin…” Bu ayet sadece fiziksel bir girişi değil, bir insanın hayatına izinsiz ve sınırsızca “bakmayı” da dolaylı olarak eleştirir. Günümüzde bizler, başkalarının hayatlarına ekranlar aracılığıyla “izinsizce” giriyor, kendi hayatımızın kapılarını da sonuna kadar açıyoruz. Oysa mahremiyet, insanın izzetini koruyan bir kalkandır. Bu döngü bir teşhir ve haset sarmalı… Basit gibi görünen bu hayatın sergilenmesi durumu bir “paylaşım” değil, aynı zamanda bir “pazarlama” haline de geldi. Bu trajedi, toplumda büyük bir manevi yaraya, yani hasede yol açmaktadır. Felâk Sûresi’nde yer alan şu uyarı, sergileme kültürünün doğuracağı tehlikeye işaret eder:
“Ve haset ettiği vakit hasetçinin şerrinden (Allah’a sığınırım).” (Felâk, 5)
Sürekli “mutluluk”, “lüks” ve “mükemmellik” sergilemek, mahrum olanın kalbinde bir sızıya, kötü niyetlinin gözünde ise bir yıkıma neden olur. Haya manevi bir kalkandır ve nebevî bir mirastır.Hz. Peygamber (sav), sosyal ilişkilerde ve kişisel hayatta her zaman vakar ve hayâyı esas almıştır. Bir hadis-i şerifinde şöyle buyurur:
“Hayâ imandandır ve hayâ bütünüyle hayırdır.” (Müslim, Îmân, 57)
Hayâ, sadece utanma duygusu değil; bir şeyi yerli yerine koyma, haddini bilme ve “görünmemesi gerekeni” saklama disiplinidir. Modern çağın “her şeyi anlat, her şeyi göster” dayatmasına karşı müminin en büyük direnişi, mahremiyetine sahip çıkmaktır. Özel hayatın kamusallaşması, insanı kendinden uzaklaştırıp başkalarının onayına mahkûm etti. Oysa gerçek huzur, başkalarının beğenisinde değil, kalbin mutmain olmasındadır. Hayatlarımızı birer “içerik” olarak değil, birer “emanet” olarak gördüğümüzde, dijital dünyanın bu gürültülü teşhirciliğinden kurtulup ruhsal bir sükunete erebiliriz.
Hayadan o kadar uzaklaştık ki dijital tecessüslük ve merak salgını hastalık gibi yayılıyor. Hz. Muhammed (sav) şöyle buyurmuştu: “Müslüman kardeşinin ayıbını örtenin, Allah da kıyamet gününde ayıbını örter.” (Müslim, Birr 58). Bugün ise örtmek bir yana, filtrelerle parlatılan hayatlar üzerinden yeni ayıplar ve hasetler üretiliyor. Hucurat Suresi 12. Ayette geçen “Birbirinizin kusurlarını araştırmayın” (tecessüs etmeyin) emri, sosyal medyanın “stalk” kültürüyle tamamen rafa kaldırılmış durumda. İnsanlar, başkalarının hayatlarındaki açıkları bulmak, lükslerini yarıştırmak veya mutsuzluklarından teselli bulmak için sürekli bir gözetleme hali içindeler. Oysa İslam ahlakı, merakın yönünü dışarıdaki “diğerlerine” değil, “kendine” yöneltilmesini tavsiye ediyor. Görülüyorum o halde varım yanılgısı almış başını giderken Müminun Suresi’nde kurtuluşa erenlerin “boş işlerden uzak durduğu” anlatılır. Ancak bugün “an”ı yaşamak yerine “an”ı kaydetmek ve sergilemek, hayatın merkezine oturmuş vaziyette… İsra Suresi 36. ayet, “Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme; çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur” diyerek bizi uyarırken; bizler teyit etmediğimiz her görseli, her dedikoduyu ve her özel anı paylaşıp tüketiyoruz. Her uğraşın ve her bir nefesin nerede harcandığının mesuliyetini taşıdığımızı unutarak tüketiyoruz.
Tahrim Suresi’nde de işaret edilen “sırrın saklanması” ahlakı, bugünün “hikâye” (story) paylaşma hızıyla can çekişiyor. Sır, artık bir emanet değil, bir içerik malzemesi haline geldi. Dost meclislerinde konuşulması gerekenler, milyonların huzuruna dökülüyor. Kişi, kendi gizemini ve ağırlığını, dijital dünyanın geçici onay mekanizmalarına kurban ediyor.
Kur’an’ın mahremiyet ilkeleri, insanı kısıtlamak için değil, insan onurunu (izzetini) korumak için vardır. Özel hayatını bir cam fanusun içine koyup sergileyen insan, aslında ruhsal bir çıplaklık yaşamaktadır. Çözüm; gözlerimize ve sözlerimize hâkim olduğumuz (Nur 30-31), başkalarının hayatlarını gözetlemek yerine kendi eksiklerimize odaklandığımız bir “dijital hicret” gerçekleştirmektir.
Unutulmamalıdır ki; “Kalp, Allah’ın evidir” ve bu evin pencerelerini herkese sınırsızca açmak, evin içindeki huzuru rüzgâra savurmaktır.
Yazın çok güzel ve düşündürücü olmuş. Günümüzde sosyal medyanın mahremiyet üzerindeki etkisini ayet ve hadislerle çok anlamlı bir şekilde anlatmışsın. İnsan gerçekten okurken kendini sorguluyor. Emeğine sağlık.
Günümüzün en büyük sorunu tam olarak bu: “Görülüyorum, öyleyse varım” hastalığı. Ekranın ışığı arttıkça ruhun derinliği azalıyor maalesef. Böyle teknolojiyle iç içe bir dönemde farkındalık yaratmak çok önemli kaleminize sağlık
Çok güzel ve bi o kadar da düşündürücü bir yazı olmuş. Günümüz dijital dünyasında var olabilmek için hep kendimize ait bir şeyleri pazarlamak zorunda hissediyoruz. Ve bu alışveriş maalesef tek tarafın çıkarına hizmet ediyor. Biz var olabilmek için kendimizden eksildikçe bizi var eden şeyleri teşhir ettikçe aslında kendimizi yok ediyoruz…