24 Nisan 2026, 13:04:12
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Afyon 13°C
Az Bulutlu
Afyon
13°C
Az Bulutlu
Cts 16°C
Paz 18°C
Pts 18°C
Sal 18°C

“İÇİMİZDEKİ ŞEYTAN”IN SESİ NEFRET Mİ DOLU?

“İÇİMİZDEKİ ŞEYTAN”IN SESİ NEFRET Mİ DOLU?
9 Mart 2026 14:41
147
A+
A-

Belki de insan kendini en çok sustuğu anlarda duyar. Dünya gürültüyle doludur; herkes konuşur, herkes bir şey ister, herkes sana kim olacağını söyler. Ama en tehlikeli ses içeriden gelir. Onu kimse duymaz, sadece sen bilirsin. Ve o ses bazen fısıldar, bazen bağırır, bazen de senin suretine bürünür.

​Sabahattin Ali, yıllar önce o ölümsüz eserine adını verirken aslında insanlığın en eski günahına işaret etmişti: “İçimizdeki Şeytan.” Bugün hâlâ aynı şeytanla yaşıyoruz; çünkü insan, kendisiyle savaşmaktan hiç vazgeçmedi.

​Belki de insan dediğimiz varlık, hayatı boyunca kendini yenen bir canlıdır. Her gün aynı döngü tekrarlanır: Bir yanın iyi olmak isterken diğer yanın rahat etmeyi arzular. Bir tarafın doğruyu savunurken, diğeri susarak kurtulmanın konforunu seçer. Bir tarafın ışığa yürürken, diğeri gölgeye saklanır. Ve o iki zıt kutup, aynı bedende hapis yaşar.

​Biz buna çoğu zaman “cesaretsizlik” deriz; bazen “hamlık”, bazen de “kaderim bu” diyip geçeriz. Ama işin aslı çok daha karanlıktır. İnsanın içinde, kimsenin adını koymaya cesaret edemediği bir çatlak vardır. İşte “şeytan” tam orada yaşar; orada büyür, orada nefes alır. Ve dışarıdan bakınca kimse bunu görmez.

​Hatta çoğu insan şöyle der: “Ben kötü biri değilim.”

Ama mesele zaten kötü biri olup olmamak değil; mesele, içindeki o karanlığın seni yönetip yönetmediğini görebilmektir.

​Hannah Arendt, “kötülüğün sıradanlığı” kavramından bahsederken korkunç bir gerçeğe parmak basmıştı: Kötülük her zaman özel bir çaba gerektirmez. Çoğu zaman insan; susarak, görmezden gelerek, kaçarak ve kendi iç sesini bastırarak, yani hiçbir şey yapmayarak bile kötülüğün bir parçası olur. Kötülük bazen keskin bir bıçak değil, bazen sadece derin bir sessizliktir.

​İçimizdeki şeytan da tam olarak böyle çalışır. Seni doğrudan suça sürüklemez, seni birine kıyacak hale hemen getirmez. Sadece seni, yavaş yavaş kendinden uzaklaştırır. Attığın adımları geciktirir, cesaretini budar, hayallerini küçültür ve inancını kemirir. Sorumluluğu başkalarına yüklemeni sağlar ya da seçimlerini “zaten böyle gelmiş, böyle gider” diyen bir teslimiyete sürükler.

​En sinsisi de şudur: İçimizdeki şeytan bize hep çok mantıklı gelen cümlelerle hitap eder:

“Ne uğraşacaksın, zaten kimse anlamaz.”

“Başaramazsan rezil olursun.”

“Böyle yaşamak daha kolay.”

“Bir gün yaparsın…”

​Oysa insanı en hızlı öldüren şey bıçak değil, ertelenmiş bir hayattır.

​Sabahattin Ali’nin kahramanı Ömer, kendi iç karanlığıyla yüzleşemediği için kayboluyordu. Çünkü farkında olmadan suçu hep dışarıya; kaderine, topluma, insanlara, hatta çevresindeki en masum kişilere atıyordu. İçimizdeki şeytanın en düşük frekansta çalıştığı hal budur: Sorumluluktan kaçmak. İnsan fark etmez ama yoldan çıkmak için kötü olmaya gerek yoktur; sadece hiçbir şey yapmamak bile yeterlidir.

​Bugün dünyada genel bir öfke hâkim. Herkes şikâyet ediyor, herkes mutsuz, herkes birilerine kızgın. Ama kimse aynaya bakmıyor. Çünkü aynaya bakmak, karanlığı görmek demektir. Carl Jung bu konuda oldukça nettir: “İnsan gölgesiyle yüzleşmediği sürece, o gölge onun kaderi olur.” Yani içindeki şeytanı tanımazsan, o seni yönetmeye devam eder.

​Belki de bu yüzden insanlık her çağda aynı hataları tekrarlıyor. Ahlak dersi verenlerin büyük kısmı en küçük sınavda tökezliyor; güç eline geçen bir anda değişiyor. Kalabalıklar cesaretsiz bireylerden oluştuğunda, kötülük bir anda organize hale geliyor. Ve tüm bunların arasında insan, kendi iç savaşını kimseye anlatamıyor. En büyük savaşlar, zaten görünmez olanlardır.

​Bir insanın içinde ufacık bir “an” vardır: Biri ona kötülük yaptığında değil, kendisi kötülüğe niyetlendiğinde oluşan o an. İşte o an, bir hayatın yönü değişir. Kimi o adımı atar, kimi durur. Kimisi içindeki karanlığa itaat eder, kimisi karşı koyar. Ama şunu unutmayalım: Karanlık, insanın içindeki tek gerçeklik değildir. Hatta çoğu zaman ışık dediğimiz şey karanlığı yok etmek değil, onunla bir arada yaşamayı öğrenmektir.

​Biz içimizdeki şeytanı tamamen yok edemeyiz, çünkü o bizim bir parçamızdır. Ama ona ne kadar söz hakkı vereceğimizi seçebiliriz. Bizi yöneten otoriter bir ses mi olacak, yoksa sadece uzaktan duyulan cılız bir fısıltı mı? Hayatın trajedisi içimizde bir şeytanın var olması değil; ona kulak verdiğimiz anların farkında olmayışımızdır.

​Felsefenin temel sorularından biri şudur: “İyi insan olmak mümkün mü?” Cevap karmaşık olsa da çok daha dürüst bir soru var: “Kendi kötülüğümü fark edebiliyor muyum?”

​Toplumun bizi kalıplara sıkıştırdığı bir çağda yaşıyoruz. Herkes seni bir şey olmaya zorluyor: Başarılı ol, güçlü ol, sessiz ol, uyum sağla… Ama kimse şunu söylemiyor: “Kendini tanı.” Çünkü kendini tanıyan insan kolay yönetilemez. İçindeki karanlığı gören insan, başkasının kötülüğüne kolay kolay kanmaz. Kendi içindeki şeytanı duyan, dışarıdan gelen şeytana ihtiyaç duymaz. Kendi karanlığını tanımayan insan, farkında olmadan başkasının karanlığına hizmet eder.

​İnsan zamanla anlar ki karanlık bir ağırlık değil, bir aynadır. Ne tarafa dönersen içindekini ona yansıtırsın. Sabahattin Ali’nin dünyasında insanlar çoğu zaman kötü oldukları için değil, korktukları için yeniliyordu. Bugün de durum farklı değil. Korku, insanın içindeki şeytanın en güçlü silahıdır. Ama korkunun da bir zayıflığı vardır: İnsan kendi iç sesini ne kadar iyi tanırsa, korku o kadar küçülür.

​Bu yüzden belki de gerçek yolculuk dışarıya değil, içeriye yapılmalıdır. İnsan kendini keşfettikçe içindeki şeytanın maskesi düşer. O zaman anlarsın ki o seni öldürmek için değil, seni uyandırmak için oradadır. Çünkü insan, karanlığını görmeden aydınlığın değerini bilemez.

​Sonuçta yine en başa dönüyoruz. İnsanın içindeki savaş bitmez ancak o savaşın içinde büyümeyi öğrenir. İçimizdeki şeytan sustuğumuz her anda nefes alır, konuştuğumuzda geri çekilir. Kaçtığımız her anda güçlenir, yüzleştiğimizde zayıflar.

​Belki de bu hikâyenin özeti tek bir cümledir: İnsan içindeki karanlığı tamamen yok etmek zorunda değildir; ama onun tarafından yönetilmediği bir hayat kurmak zorundadır. İçimizdeki şeytan orada kalacak ve fısıldamaya devam edecek. Ancak biz, hangi sesi büyüteceğimizi seçebiliriz.

​Belki de özgürlük tam olarak budur: Karanlığı bilerek ışığı seçebilmek.

Burası önemsiz, beni ciddiye alan yoktur.
YORUMLAR

  1. Elif Çepel dedi ki:

    Hepimizin içinde kötülüğü emreden bir taraf var. Hatta Dünya yaratıldığından beri ilk insanları cennetten kovduracak kadar güçlü ve gerçek bir ses. Dediğiniz gibi bizim hangi tarafı seçeceğimiz önemli. Ya da hangi tarafı daha çok dinlediğimiz. İnandığımız üzere mahşer günü kurulacak terazide tartılacak olan günah ve sevaplar sanırım, iyiliğin ve kötülüğün içimizdeki yarışının hangisinin kazanmasıyla alakalı. Seçtiğiniz konu güzel, daha çok şey yazılabilir bunun hakkında. Sizin özet mahiyetinde değinmenizle, verdiğiniz örneklerle, yaptığınız alıntılarla güzel bir eser ortaya çıkmış. Elinize sağlık

    1. Musab Yazgan dedi ki:

      Yorumunuz için çok teşekkürler, çok keskin noktalara değimişsiniz, çok sağolun