RENKLERİMİZİ ÇALDILAR
Hayatımızdan renkleri çaldılar, yerine “estetik” adı altında bir ruhsuzluk bıraktılar. Pinterest panolarına hapsolmuş bej koltuklar ve steril hayatlar… Gerçekliğin o canlı, dağınık ve samimi dokusunu dijital filtrelerde kaybettik. Ülkemin çok sesli sokaklarından çıkıp ekranlardaki o soluk minimalizme sığınmak büyük bir haksızlık. Gözlerimizi açtığımız her ekran, bizi aynı “mükemmel” dünyaya davet ediyor: Krem rengi keten örtüler, steril mutfak tezgâhları, hiçbir yaşanmışlık izi taşımayan minimalist odalar ve o meşhur modern “Pinterest estetiği” … İlk bakışta huzur verici görünen bu düzen, aslında hayatın damarlarındaki kanı çekip alıyor. Farkında mısınız? Hayatımızdan renkleri, yani gerçekliği çalmaya çalışıyorlar ve bunu başardılar. Renklerimizi soldurdular…
Bizler ülkemizin baharat, çiçek kokulu; her köşe başında farklı bir sesin yükseldiği, bakırın kırmızısıyla isotun morunun yarıştığı, gök mavisinin denize yansımasıyla üzerinde uçuşan martıların olduğu, her sokağında “overlok makinası ayağınıza geldi…” sesleriyle, gürültüsüyle capcanlı o muazzam kaostan geliyoruz. Hayatın kendisi gürültülü, dağınık ve capcanlıyken neden cebimizdeki ekranlarda her şeyi Pinterest estetiklerine hapsettik?
Kusursuzluk, aslında derin bir ruhsuzluktur. Bazen bir eve giriyorum ve sanki daha önce yüz kez girmişim gibi hissediyorum. Aynı koltuk, aynı masa, aynı perde, aynı fincan… O ev kimin, hangi şehirde, hangi hayatta? Birbirlerinden hiçbir farkı yok. Bir an durup etrafa bakıyorum ve içimden şu geçiyor: “Biz ne ara bu kadar benzemeye karar verdik?” Çocukluğumun evleri böyle değildi; her evin ayrı bir kokusu, ayrı bir sesi, ayrı bir rengi vardı. Anneanne evinde yere serilen kilimler sadece eşyadan ibaret değildi; onlar dokuyan ellerin sabrını, bekleyen gözlerin umudunu da taşırdı. Duvarlarda asılı yazmalar, çekmecelerde saklanan oyalar, kan kırmızı kaçak çayımız, bakır tasların içindeki su bile başka görünürdü gözüme çünkü her şeyin bir hikâyesi vardı. Anadolu evleri konuşurdu; çiniler anlatır, kilimler susarak öğretirdi. Renklerimiz, hayatlarımızda soldurdukları renklerimiz bile cesurdu; kırmızılar utanmaz, maviler saklanmazdı. Güneş gibi sarı, toprak gibi kahverengi, gök gibi mavi… Bir insanın rengi, en sevdiği parlak sarı kazağından ya da gözlerindeki o ele avuca sığmaz ışıltıdan belli olurdu. Bir evin gerçek ruhu sehpanın hatta televizyonun üzerine bile örttüğümüz dantellerden, yapay çiçeklerden, yapay meyvelerden, kırmızı çiçek desenli halılarımızdan belli olurdu. Gece uyurken üzerimize örttüğümüz yün yorganların neon süslemelerinden belli olurdu. Sobanın tavana yansıttığı o sarı, turuncu, kırmızı karışımlı renklerden belli olurdu. Şimdi evler sessiz, tertipli, düzenli ve fazlasıyla suskun, her şey yerli yerinde ama hiçbir şey bize ait değil. Şimdi apartmanlarımızda birbirinin kopyası gri-beyaz estetik “Pinterest, bohem evler” yer alıyor. Zihnimiz de bu tekdüzeliğe alışıyor, alıştırılıyor ve farklı olanı, parlak olanı, çok fazla olanı dışlamaya başlıyoruz. Nerede olduğunuz, nerede yaşadığınız fark etmez, sistem bizi aynı süzgeçten geçirmeye çalışıyor: “Standart ol, göze batma, filtrele ve soldur.” “Minimalizm” adı altında hayatımızdan renkleri çıkarırken fark etmeden ruhumuzu da azaltıyoruz sanki. Sadelik dinginliktir ama renksizlik dinginlik değil yorgunluktur. Griye boyanmış bir hayat dinlenmiş değil bastırılmıştır. Bazen düşünüyorum: Acaba bu kadar sadeleşirken gerçekten hafifliyor muyuz, yoksa sadece görünmez mi oluyoruz?
Hayır, reddediyorum! Hayat bej bir koltuğun üzerinde estetik durmak için fazla kısa. Ben o paslı yeşilleri, iddialı turuncuları ve hayatın tüm o kirli ama gerçek renklerini geri istiyorum. Pinterest panolarını değil sokağın o kontrol edilemez enerjisini seçiyorum. Çünkü biliyorum ki gerçek sanat steril bir odada değil hayatın o kıpkırmızı karmaşasında gizli. İnsan yaşadığı yere benzer ve biz, giderek daha az kendimiz gibi olmaya başlıyoruz.
Büşra Temür’ün bu yazısı, o meşhur “Pinterest evleri” ve bej rengi hayatlar üzerine yapılmış en sağlam eleştirilerden biri; hani o overlokçu sesinden dantellere kadar verdiği örnekler insanı çocukluğunun o cıvıl cıvıl mahallelerine götürüp “ah be, ne ara bu kadar grileştik” dedirtiyor. Minimalizm adı altında ruhumuzun nasıl törpülendiğini, her evin birbirine benzemesiyle kimliklerimizi nasıl kaybettiğimizi tokat gibi yüzümüze vurması çok başarılı ve çok haklı. Ama bir yandan da yazarın bu nostaljiye olan tutkusu, modern tasarımın getirdiği o huzuru ve ferahlığı biraz fazla “ruhsuzluk” olarak yaftalamış; sanki her düzenli veya sade ev mutlaka samimiyetsizmiş gibi bir algı yaratıyor. Hayatın karmaşasını ve iddialı renkleri savunurken, sadeliği sadece “görünmez olmak”la bir tutması biraz aşırı bir yorum olmuş. O eski dağınıklığı ve gürültüyü bu kadar kutsarken, bugünün insanının neden bazen o “steril” dedikleri sükunete ihtiyaç duyduğunu biraz es geçmiş görünüyor.