ANA YÜREĞİ DEDİKLERİ…
“Anne yüreği” tabirini hepimiz duymuşuzdur. Peki hiç düşündünüz mü; neden bir annenin sevgisini anlatırken yalnızca “sevgi” demeyiz de özellikle “yürek” kelimesine sığınırız?
Çünkü bazı duygular vardır; onları anlatmaya kelimeler yetmez. Anneliğin içinde şefkat vardır, sabır vardır, fedakârlık vardır; ama bütün bunların ötesinde, tarif edilmesi güç bir koruma ve kollama duygusu vardır.
Bir annenin yavrusuna bakışında yalnızca sevgi görmezsiniz. O bakışın içinde uykusuz geceler, ertelenmiş hayaller, sessizce yutulan kaygılar, kimse fark etmeden dökülen gözyaşları ve “Yeter ki o iyi olsun.” diyerek vazgeçilen nice şey saklıdır.
Belki de bu yüzden “anne yüreği” deriz.
Çünkü anne, sevgisini yalnızca sözleriyle değil, bütün varlığıyla taşır.
Bir annenin evladını sevmesi kolaydır belki. Ama asıl mesele, hayat zorlaştığında da aynı sıcaklıkla yanında kalabilmektir. Herkes gülerken onun gözyaşını fark etmek, herkes uzaklaşırken elini bırakmamak, düştüğünde önce yarasına değil, yüreğine bakmak…
İşte anne yüreği biraz da budur.
Bir anne, yavrusunun canını acıtan küçücük bir şeyi bile kendi içinde büyütür. Ateşi çıktığında gecenin kaç olduğunu unutup başında bekler. Üstü açıldı mı diye defalarca kontrol eder. Uykusunda hafifçe kıpırdadığında gözlerini açar. “İyiyim.” dediğinde bile sesindeki küçücük değişikliği fark eder.
Çünkü anneler bazen söylenmeyeni de duyar.
Bazen bir bakıştan endişeyi, bir sessizlikten hüznü, tek bir nefes alıştan bile sıkıntıyı anlayabilirler.
Ve zaman geçer…
O minicik eller bir gün annenin elini bırakıp kendi yolunda yürümeye başlar. Önce birkaç adım atar, sonra koşar. Kendi kararlarını vermeyi, kendi dünyasını kurmayı öğrenir.
Annesi onu büyütürken aslında her gün biraz daha uzağa gitmeye de hazırlar.
Fakat burada hayatın en güzel çelişkilerinden biri vardır:
Evlat büyüdükçe annenin yüreği küçülmez. Tam tersine, daha da genişler.
Bir annenin gözünde yıllar önce kucağına aldığı o küçücük yavru, aradan ne kadar zaman geçerse geçsin kaybolmaz.
Dün elinden tutmadan yürüyemeyen o minik insan, bugün kendi başına kapıdan çıkıp hayatın içine karışmaktadır. Anne ise arkasından bakarken hem gururlanır hem de içinden sessizce,
“Ne çabuk büyüdün…”
der.
Belki de anneliğin en zor taraflarından biri budur:
Birini büyütürken, ondan yavaş yavaş vazgeçmeyi öğrenmek…
Onun kendi ayakları üzerinde durmasını isterken, bir yandan da elini bırakacağı günün özlemini daha gelmeden yaşamaktır.
Bir düşünün…
Bir yavrunun ilk adımını kim heyecanla bekler?
İlk kelimesini kim defalarca anlatır?
İlk gülüşünü, ilk düşüşünü, ilk başarısını kim kendi başarısı gibi yüreğinde taşır?
İşte bu yüzden annelerin mutluluğu da hüznü de zamanla kendilerine ait olmaktan çıkar.
Evlat güldüğünde yüzlerinde başka bir ışık belirir.
O ağladığında içlerinde tarifsiz bir sızı oluşur.
Başardığında gururlanırlar.
Yorulduğunda içleri burkulur.
Uzakta olduğunda gözleri kapıda kalır.
Peki bütün bunların adı nedir?
Merhamet mi?
Sevgi mi?
Fedakârlık mı?
Belki hepsi…
Ama yine de hiçbir kelime tek başına yeterli değildir.
İşte “anne yüreği” dediğimiz şey biraz da budur:
Kendi gücünün bittiğini sandığın yerde bile sevginin sana yeniden güç verebilmesi…