17 Eylül 2026, 12:20:34
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Afyon 17°C
Yağmurlu
Afyon
17°C
Yağmurlu
Cum 20°C
Cts 24°C
Paz 24°C
Pts 26°C

BİRİNE YÜK OLMAMAK İÇİN

BİRİNE YÜK OLMAMAK İÇİN
10 Eylül 2026 20:00 | Son Güncellenme: 10 Eylül 2026 22:47
139
A+
A-

Bazı çocuklar büyümeyi yaşları ilerledikçe öğrenir. Bazılarıysa daha çocukken geri durmayı, daha az istemeyi ve yapamadığı şeyleri bile kendi başına yapmaya çalışmayı öğrenir.

O, ikincisiydi.

Kırk günlük bile değildi.

Annesi, gözlerinde bir tuhaflık olduğunu ilk fark ettiğinde çevresindekiler, “Daha çok küçük, zamanla geçer,” dediler. Ama anne yüreği ya hani… Herkesin görmediği bir şeyi bazen ilk o görür.

İçindeki ses susmadı.

Doktor doktor gezdiler.

İki buçuk aylıkken ilk ameliyatına girdi.

O zamana kadar annesinin sıcacık kucağından başka bir dünya bilmeyen bebek, o gün soğuk bir hastane koridoruna çıkarıldı. Küçücük bedeni annesinin kollarından ayrılırken ne olduğunu bilmiyordu. O kapının ardında ne beklediğini de bilmiyordu.

Annesi onu son kez kendine çekti. Bebeğin başı annesinin omzuna yaslandı. Biraz sonra hemşire gelip onu kucağından aldığında, bebek ilk defa annesinin sıcaklığından uzaklaştı.

Annesi koridorun başında kaldı.

Kapı kapandı.

O gün çocuk, annesinden ayrılmanın ne demek olduğunu bilmiyordu. Ama yıllar sonra o koridoru hatırladığında, orada yalnızca bir ameliyatın başlamadığını anlayacaktı. Çocukluğunun içine yerleşecek uzun bir bekleyiş de o gün başlayacaktı.

Çocuk bilmiyordu.

Annesi de geleceğin ne getireceğini bilmiyordu.

Sadece bekliyordu.

Sonra bir ameliyat daha.

Bir tane daha.

Tam bitmedi.

On beş kez.

Hastane odaları, bekleme salonları, doktorların sesleri çocukluğunun arasına serpişti. Tedavi bir türlü tamamen geride kalmadı. Görmesinin daha da azalabileceği, gözlerinin zamanla daha çok zorlanabileceği ihtimali hep vardı.

Bazen doktorların konuşmalarını annesinin yüzünden anlamaya çalışırdı. Bazen annesi odadan çıktığında kapıya bakar, geri dönmesini beklerdi. Henüz söylenenleri anlayacak yaşta değildi ama bazı şeylerin iyi gitmediğini, büyüklerin seslerinden ve uzun suskunluklarından sezebiliyordu.

Yine de onun dünyasında güvenin bir adı vardı:

Anne.

Bir gece, odadaki ışık ansızın söndü.

“Anne! Göremiyorum!”

Annesi hemen yanına geldi.

“Buradayım annem.”

Çocuk ellerini karanlığın içinde aradı. Annesinin elini bulduğunda parmaklarını sıkıca ona geçirdi.

O el, sıradan bir el değildi.

Karanlıkta tutunacak bir daldı.

Çocuk o gece yeniden uyudu. Ama büyüdükçe anlayacaktı ki bazı korkular, ışıklar yandığında tamamen kaybolmuyordu.

✦ ✦ ✦

Okul başladığında bazı şeylerin diğer çocuklardan farklı olduğunu ilk kez daha açık gördü.

Tahtadaki harfler uzaktaydı.

Gözlerini kıstı.

Başını biraz kaldırdı.

Olmadı.

Gözlük taktı.

Dünya biraz yaklaştı.

Ama tahta hâlâ uzaktaydı.

Defterine eğildi. Bazen arkadaşlarının defterlerine baktı, bazen öğretmenden tekrar istedi. Öğretmen tahtaya yazdıkça o, yazılanları yetiştirmeye çalıştı. Bir kelimeyi seçebilmek için gözlerini defalarca kırptı. Satırlar birbirine girdiğinde başını biraz daha yaklaştırdı.

Her seferinde aynı şeyi anlatması gerekti:

“Ben göremiyorum.”

Bazıları inanmadı.

“Gözlüğün var ya,” dediler.

“Bu kadar da olmaz.”

“Biraz dikkatli baksan görürsün.”

Bazıları anlamadı.

Bazılarıysa yalnızca baktı.

Onun için zor olan yalnızca tahtayı görememek değildi. Görmediğini tekrar tekrar anlatmak zorunda kalmaktı. Bir şeyi yapamadığında neden yapamadığını açıklamak, açıklamasına rağmen inanılmadığını görmek, sonunda hiçbir şey söylemeden yerine oturmak…

Yok sayıldıkça sesi biraz daha içine çekildi.

Kimseye yük olmamak için, daha çocukken kendi işini kendi görmeye çalıştı.

Defterini gözlerine yaklaştırdı. Fotokopileri yeniden istedi. Arkadaşlarının yazdıklarını ezberlemeye çalıştı. Öğretmen bir şey anlatırken kaçırdığı yeri belli etmemek için başını salladığı oldu.

Ama insanın kendi başına yapamadığı şeyler vardı.

Bunu en çok merdivenlerde anlıyordu.

Basamakları tek tek yoklayarak inerdi. Önce ayağını uzatır, basamağın yerini anlamaya çalışırdı. Arkasında biri varsa daha hızlı inmeye uğraşır, yavaşladığı için insanların beklemesinden utanırdı.

Bazen merdivenin başında uzun süre dururdu.

Aşağı bakardı.

Basamaklar birbirine karışırdı.

Birinin koluna tutunmak isterdi ama istemeye çekinirdi. Çünkü yardım istediğinde, sanki yapamadığını herkesin önünde kabul etmiş gibi hissederdi.

Bir gün annesine sordu:

“Anne, ben niye herkes gibi değilim?”

Cevap beklemeden devam etti:

“Ben neden merdivenden korkarak iniyorum, anne?”

Sesi titriyordu.

“Ben neden bir otobüste giden birinin uzaktan kitap okuyuşuna imreniyorum?”

Biraz sustu.

“Ben neden kendime güvenemiyorum?”

Annesi ona baktı. Çocuk, annesinin yüzündeki cevabı okumaya çalıştı ama annesi hemen konuşmadı.

Çünkü bazen bir annenin verecek cevabı olmazdı. Çocuğunun yaşadığı şeyi onun yerine taşıyamazdı. Yalnızca yanında durabilirdi.

Çocuk başını eğdi.

Sonra asıl soruyu sordu:

“Ben neden hep birine ihtiyaç duyuyorum?”

Sesi daha da küçüldü.

“Ben neden size yüküm, anne?”

Annesi onu kendine çekti.

Çocuk ağladı.

Annesi hiçbir şey söylemedi.

Bir süre sonra çocuk, annesinin elini tuttu. Sanki az önce sorduğu sorunun cevabını o elde arıyordu.

Ama o gece de korkusu geçmedi.

Çünkü bazı sorular, cevap verilse bile insanın içinden hemen çıkmıyordu.

✦ ✦ ✦

Kitap okumayı seviyordu.

Kitabı bazen burnuna değecek kadar yaklaştırırdı. Sayfaya eğildiğinde burnu neredeyse kâğıda dokunurdu. Harfleri seçebilmek için kitabı bir elinde tutar, diğer eliyle satırın üzerinde yavaşça ilerlerdi.

Arkadaşları gülerdi.

“Kitabı biraz uzaklaştır.”

“Burnun değecek.”

“Böyle nasıl okuyorsun?”

O da gülerdi.

Sonra kitabı yeniden açardı.

Sayfayı biraz daha yaklaştırır, satırı bulur ve kaldığı yerden devam ederdi.

Bazen bir paragrafı defalarca okurdu. Bazen gözleri yorulduğu için kitabı kapatır, birkaç dakika beklerdi. Sonra yeniden açardı.

Sanki dünyayla arasındaki mesafeyi biraz daha kısaltabilirse her şey mümkün olacakmış gibi.

Sınavlarda da böyleydi.

Fotokopiler dağıtılırdı.

Bazıları silik çıkardı.

Kâğıdı yüzüne yaklaştırır, harfleri seçmeye çalışırdı. Olmadığında yeniden isterdi.

“Hocam, bunu göremiyorum.”

Bazen öğretmen yardımcı olurdu.

Bazen de aynı soruyu tekrar açıklamak zorunda kalırdı.

Her defasında kendisini anlatmak yorucuydu.

Ama vazgeçmek daha ağırdı.

Sınav kâğıdının başında uzun süre beklediği olurdu. Herkes yazarken o, sorunun kenarındaki harfleri seçmeye çalışırdı. Cevabı bildiği hâlde soruyu okuyamadığı için boş bıraktığı sorular olurdu. Sonra eve gidip o soruların cevabını bulduğunda, asıl zor olanın bilmemek değil, bildiğini kâğıda geçirememek olduğunu düşünürdü.

Yine de çalıştı.

Tahtaya yetişemeyen gözleri, sayfalara yetişmeyi öğrendi.

Bir gün adı okul birincisi olarak okundu.

Kalabalığın içinde alkışlar yükseldi.

O, bir süre yerinden kalkamadı.

Çünkü yıllardır yetişmeye çalıştığı şey yalnızca dersler değildi. Birilerinin onun hakkında verdiği kararı da değiştirmeye çalışıyordu.

✦ ✦ ✦

Fakat bazı sözler, söylendiği gün bitmez.

Lise yıllarında okul müdürü bir gün karşısına geçti.

“İstersem seni bu okuldan gözünün yaşına bakmadan atarım.”

Ardından:

“Gözlerin görmüyorsa sınavlarda ne işin var?”

Çocuk sustu.

O anda söyleyecek çok şeyi vardı. “Ben de herkes kadar çalışıyorum,” diyebilirdi. “Ben de bu okulda okumayı hak ediyorum,” diyebilirdi. “Beni neden yalnızca gözlerimle değerlendiriyorsunuz?” diye sorabilirdi.

Ama hiçbirini söylemedi.

Eve gitti.

Çantasını bir kenara bıraktı. Odasına geçti. Masasının başına oturdu. Bir kâğıt çıkardı.

Üzerine iki kelime yazdı:

Göreceksiniz.

Kâğıdı katlayıp kitabının arasına koydu.

Sonra dersine girdi.

Çalıştı.

Göremediği yerde daha yakına eğildi. Anlamadığı yerde yeniden okudu. Yetmediğinde tekrar sordu. Öğretmen tahtaya yazdığında, arkadaşlarının defterlerinden yararlandı. Fotokopiler silik çıktığında başka bir kâğıt istedi.

Gece masa başında kaldı.

Gözleri yorulduğunda kitabı kapattı. Bir süre bekledi. Sonra yeniden açtı.

Sabah yine okuldaydı.

Sınavlar geldi.

Sonuçlar açıklandı.

Bir kez daha önündeki cümleye cevap verdi.

Ve mezuniyet günü geldi.

Diplomasını aldığı sırada, yıllar önce o sözleri söyleyen emekli müdürün de okulda olduğunu gördü.

Bir süre uzaktan baktı.

Sonra yanına gitti.

“Hocam…”

Müdür ona baktı.

“Bir zamanlar atmak istediğiniz öğrenciniz var ya…”

Kısa bir sessizlik oldu.

Çocuk diplomasını biraz daha sıkı tuttu.

“Okul birincisi oldu.”

Müdür ne diyeceğini bilemedi.

Çocuk beklemedi.

Diplomasını eline aldı.

Kalabalığın arasından yürüyüp gitti.

Ama o gün, eve dönerken bile içinde yalnızca sevinç yoktu. Yıllar önce duyduğu o söz hâlâ bir yerde duruyordu. İnsan bazen bir cümleyi geride bırakmak için, onun karşısına defalarca başarı koymak zorunda kalıyordu.

✦ ✦ ✦

Sonra lise bitti.

Önünde başka bir şehir vardı.

İstanbul.

Yeni bir okul, yeni yüzler, yeni sesler, bilmediği koridorlar…

Valizini hazırlarken odasında bir süre sessizce oturdu. Kitaplarını yerleştirdi. Gözlüklerini çantasına koydu. İlaçlarını, belgelerini, birkaç kıyafetini aldı.

Bir zamanlar annesinin elini arayan çocuk, şimdi kendi başına başka bir şehre gidiyordu.

Ama korkular bavula sığmıyordu.

Onlar da onunla geldi.

Üniversitenin ilk günlerinde eski cümleler yeni yüzlerle karşısına çıktı.

“Yapamazsın.”

Kimse söylemiyordu belki.

Ama bazen insan, yıllar önce duyduğu bir sözü kendi içinde yeniden duyabiliyordu.

Yeni koridorlarda yürürken yönünü bulmaya çalıştı. Derslikleri önceden öğrenmeye uğraştı. Bir yere giderken birkaç kez aynı yolu geçti. İnsanların yüzlerini uzaktan seçemediği için tanıdığı birine selam veremediği oldu.

İnsanlar bunu çekingenlik sandı.

Bazıları onun konuşmak istemediğini düşündü.

Oysa bazen karşısındaki kişinin kim olduğunu anlayamıyordu. Yanından geçen birinin kendisine baktığını fark ediyor ama o kişinin tanıdığı biri olup olmadığını seçemiyordu. Selam vermediğinde yanlış anlaşılmaktan, selam verdiğinde de karşısındakini tanımamış olmaktan korkuyordu.

Bir yere tek başına gitmekten korktuğu oldu.

Karanlık çöktüğünde dışarı çıkamadığı geceler oldu.

Bazen yolunu yeterince seçemedi.

Bir gün merdivenlerden inerken bir basamağı göremedi.

Ayağı boşluğa geldi.

Dengesini kaybetti.

Düştü.

O an yalnızca canının acımasından korkmadı. Yeniden birine ihtiyaç duyacak olmaktan da korktu. Birinin gelip onu kaldırmasını beklemek, birinin koluna tutunmak, birinin “İyi misin?” diye sorması…

Bunların hepsi içinde aynı yere dokundu.

Bir süre yerde kaldı.

Sonra elini duvara uzattı.

Duvarı buldu.

Yavaşça doğruldu.

Merdivenin başında bir süre öylece durdu. Aşağı baktı. Basamaklar yine tam seçilmiyordu.

Annesini aramak istedi.

Telefonunu çıkardı.

Sonra vazgeçti.

“Ben artık büyüdüm,” diye düşündü.

Ama büyümek, korkunun bitmesi değildi.

Bazen insan yalnızca korktuğunu kimseye söylemeden yürümeyi öğreniyordu.

Bir süre sonra yeniden inmeye başladı.

Her basamağı ayağıyla yokladı.

Yavaşladı.

Durdu.

Sonra devam etti.

Kimse görmedi.

O da anlatmadı.

✦ ✦ ✦

Zaman geçtikçe bazı şeyler değişti.

Ama hepsi değil.

Işık birden söndüğünde hâlâ irkiliyordu.

Kalabalıkta hâlâ kendisini yalnız hissettiği oluyordu.

Bir yere giderken hâlâ “Ya göremezsem?” diye düşündüğü zamanlar vardı.

Bazen dışarı çıkmadan önce uzun süre kapının önünde bekliyordu. Gideceği yolu zihninde tekrar ediyordu. Bir yerde tökezlemekten, yanlış yöne gitmekten, birine ihtiyaç duyup bunu söyleyememekten korkuyordu.

Bazı geceler yine yastığa başını koyuyor, kimseye anlatamadıklarını sessizce oraya bırakıyordu.

Yastık çok şey dinledi.

Annesine söyleyemediği cümleleri, insanlara anlatamadığı korkuları, kalabalıkların içinde sakladığı yalnızlığı…

Bir gece, çocukluğundan beri içinde duran o cümle yeniden geldi.

“Ben sizden utanmıyorum, anne…”

Sustu.

“Ben kendimden utanıyorum.”

Boğazı düğümlendi.

“Ben olmaktan utanıyorum, anne.”

Bu kez odada annesi yoktu.

Cevap da gelmedi.

Uzun süre sessiz kaldı.

Sonra başını kaldırdı.

Pencerenin dışına baktı. Şehir ışıkları uzakta yanıyordu. Bazı pencerelerde insanlar vardı. Birileri konuşuyor, birileri sofraya oturuyor, birileri gününü bitiriyordu.

O ise odasında, yıllardır taşıdığı sorunun karşısında oturuyordu.

“Ben neden size yüküm?”

Bu kez soruyu yüksek sesle söylemedi.

Ama duydu.

Ve ilk defa, cevabı yalnızca annesinden beklemedi.

✦ ✦ ✦

Belki hikâyenin başındaki çocuk hâlâ bir yerlerde duruyordur.

Belki çoktan büyümüştür.

Belki yıllar sonra bir masanın başına oturup yaşadıklarını anlatırken kendisini üçüncü bir şahsın ardına saklamıştır.

Adını söylemeden.

Yüzünü göstermeden.

Sadece bazı günleri kâğıda bırakarak…

Kırk günlükken annesinin fark ettiği o bakışı.

Soğuk hastane koridorunu.

Annesinin kucağından ayrıldığı o kapıyı.

On beş ameliyatı.

Işık söndüğünde uzanan eli.

Karanlıkta tutunacak bir dal gibi sımsıkı sarıldığı annesini.

Tahtaya yetişemeyen gözlerini.

Burnuna kadar yaklaştırılmış kitabını.

Silik fotokopileri.

Tekrar tekrar söylediği “Ben göremiyorum,” cümlesini.

Merdiven başında bekleyişini.

Bir basamağı göremeyip düştüğü günü.

Yastığa bıraktığı sessiz cümleleri.

Bir kâğıda yazılmış iki kelimeyi:

Göreceksiniz.

Ve yıllar önce annesine sorulan o soruyu:

“Ben neden size yüküm?”

Belki o çocuk hâlâ korkuyordur.

Belki hâlâ bazen bir el arıyordur.

Belki ışık ansızın söndüğünde hâlâ annesinin sesini duymak istiyordur.

Ama bir zamanlar karanlıkta annesinin eline tutunan o küçük eller, artık başka bir şey öğrenmiştir.

İnsan bazen yürümek için ışığın yanmasını beklemez.

Bazen elini uzatır.

Duvarı bulur.

Korkusunu bulur.

Kendisini bulur.

Ve belki o gün, yıllardır başkasından beklediği o cümleyi ilk kez kendi içinden duyar:

Buradayım.

Işık yanmaz.

Korku geçmez.

Merdivenler hâlâ oradadır.

Çocuk yine de elini duvardan çekmez.

Bir basamağı yoklar.

Sonra bir diğerini.

Ve yürümeye devam eder.

ETİKETLER: , , ,
Ben Rümeysa Özgür. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde öğrenim görüyorum. İslam tarihi alanında akademik çalışmalar yürütme hedefiyle tarih, edebiyat ve kültür üzerine okuyorum, araştırıyorum. Yazılarımda insanın hafızayla, zamanla ve kendi iç dünyasıyla kurduğu ilişkiyi anlamaya çalışıyorum. Yazmayı, insanın kendine ve çağına tuttuğu bir ayna olarak görüyorum.
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.