17 Eylül 2026, 12:20:45
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Afyon 17°C
Yağmurlu
Afyon
17°C
Yağmurlu
Cum 20°C
Cts 24°C
Paz 24°C
Pts 26°C

SEKSENLER NEDEN YENİDEN BİR AKIM OLDU?

SEKSENLER NEDEN YENİDEN BİR AKIM OLDU?
11 Eylül 2026 14:59
100
A+
A-

Bazen radyoda tesadüfen çalan eski bir şarkının ilk notasıyla duraksarız. O melodi, bizi zamanın ötesine taşır; zihnimizde tozlu kasetçalarlar, tüplü televizyon ekranının ılık ışığı, rengârenk kazaklar, mahalle aralarında yankılanan çocuk çığlıkları ve akşamüstü eve çağıran annelerin sesleri canlanır. Bir anda yıllar öncesine gideriz. Belki hiç yaşamadığımız bir dönemi bile özlüyormuşuz gibi hissederiz.

 

Son dönemlerde sosyal medyadan kıyafetlere, müziklerden dizilere, dekorasyondan günlük yaşantımıza kadar birçok alanda kendimizi seksenler ruhuna kaptırmış hâlde bulmamız tesadüf değil. Plaklar, kasetler, eski fotoğraf makineleri, nostaljik kıyafetler, dönemin şarkıları ve mahalle kültürünü anlatan yapımlar yeniden ilgi görüyor. Peki, bizi yıllar öncesine ait bu dünyaya çeken şey gerçekten eskiye duyduğumuz özlem mi?

 

Belki de cevap bundan çok daha derinde.

 

Çünkü artık her şey baş döndürücü bir hızla akıp gidiyor. Bir şarkıyı dinlemek için kasetin sarılmasını, kalemin deliğine girip sabırla çevrilmesini beklemiyoruz; parmağımızın tek bir dokunuşu yetiyor. Sevdiklerimizin sesini duymak için telefonun çalmasını, günlerce sürecek bir mektubun yola çıkmasını beklemiyoruz. Birkaç saniye içinde dünyanın öbür ucundaki birine ulaşmak, ekranlar üzerinden binlerce kilometre öteye dokunmak mümkün.

 

Fakat bu dijital hız çağında, ruhumuzdan bir şeyleri sessizce yitiriyoruz.

 

Neyi kaçırıyoruz?

 

Daha yavaş yaşamayı, beklemeyi, o bekleyişin getirdiği tatlı hasreti, uzun uzun konuşmayı ve en önemlisi gerçekten bir arada olma hissini…

 

Belki de seksenler dediğimizde yalnızca bir dönemi ya da yeniden moda olan nostaljik bir akımı anmıyoruz. Aslında kaybolmaya yüz tutmuş bir yaşam biçimini arıyoruz. Çocukların akşama kadar sokaklarda terleyip akşam ezanı okunana kadar çeşit çeşit oyunlar oynadığı, kapıların daha sık çalındığı, komşuların birbirinin evine çekinmeden girip çıktığı, ailelerin aynı sofranın etrafında uzun uzun oturduğu günleri özlüyoruz.

 

O yıllarda bir çocuğun arkadaşıyla buluşması için mesaj atması gerekmezdi. Kapıyı çalıp “Haydi, dışarı çık da oynayalım!” demesi yeterliydi. Bazen bir misket oyunu saatlerce sürer, bazen saklambaç oynarken hava kararır, eve dönmek istemeyen çocuklar annelerinin sesini duyunca son bir oyun daha oynamak için birbirlerine bakardı.

 

Bugün çocukların eline tablet vermek birkaç saniye sürüyor. O zamanlarda ise bir çocuğu evde tutabilmek neredeyse mümkün değildi. Çünkü dışarıda arkadaşları, kaldırım taşları, top oynayacak bir duvar, bisiklet sürülecek bir sokak ve keşfedilecek kocaman bir mahalle vardı.

 

Bir komşu hastalandığında telefon ekranına yalnızca “Geçmiş olsun.” mesajı düşmezdi. Kapının önünde bir tencere çorba belirirdi. “Bir ihtiyacın var mı?” diye sorulurdu. Bazen o soru gerçekten bir cevabı beklediği için sorulurdu. Bir tabak yemek, bir bardak çay, kapı önünde edilen birkaç kelime bile insanın kendisini yalnız hissetmemesine yeterdi.

 

Bayramlar da başka türlü yaşanırdı. Bayram sabahları yalnızca birkaç saniyede gönderilen hazır mesajlardan ibaret değildi. Kolalı en güzel elbiseler giyilir, ayakkabılar bir gece önceden hazırlanır, büyüklerin elleri öpülür, karşılığında alınan harçlıklar büyük bir servetmiş gibi cebe konulurdu. Sonra o paralar bakkalda dondurmaya, sakıza, bilyeye, mantar tabancasına ya da küçük bir oyuncağa dönüşürdü. Belki bugünün çocuklarına çok küçük gelen şeylerdi bunlar ama o zamanlarda mutluluk da zaten biraz böyle küçük şeylerin içine sığardı.

 

Bir kasetin başa sarılmasını beklemek bile bugünün gençlerine anlamsız gelebilir. Oysa o bekleyişin kendine özgü bir heyecanı vardı. Sevdiğimiz şarkıyı tekrar dinlemek için sabırla beklerdik. Televizyonda sevdiğimiz bir programın saatini bilirdik. Kaçırırsak tekrarını beklemek zorunda kalırdık. Her şeyin elimizin altında olmadığı bir dünyada, sahip olduğumuz şeylerin kıymetini biraz daha fazla bilirdik.

 

Belki de bugün özlediğimiz tam olarak budur: Her şeyin hemen gerçekleşmemesi…

 

Çünkü beklemek, insanın duygularına da zaman tanıyordu.

 

Birinin aramasını beklemek, kapının çalmasını beklemek, mektup gelmesini beklemek, bayramı beklemek, sevdiğimiz şarkının radyoda çıkmasını beklemek… Bunların her biri hayatın içinde küçük bir heyecan yaratıyordu. Şimdi ise çoğu şeyi istediğimiz anda elde ediyoruz. Fakat garip bir şekilde, kolaylaştıkça bazı şeylerin anlamı da azalıyor.

 

Aynı evin içinde yaşayan insanlar bile artık birbirinden uzaklaşabiliyor. Bir sofrada dört kişi otururken dört farklı ekrana bakılabiliyor. Eskiden televizyonun karşısında ailece aynı programa gülünürken bugün herkes kendi telefonunda bambaşka bir dünyanın içinde kaybolabiliyor. Sohbetler birkaç kelimelik mesajlara, duygular emojilere, anılar ise sosyal medya arşivlerine dönüşebiliyor.

 

Eskiden fotoğraf çekmek için makinenin filmi bitmesin diye düşünürdük. Şimdi yüzlerce fotoğraf çekiyoruz ama çoğuna dönüp bakmıyoruz. Eskiden bir fotoğrafın arkasına tarih atılır, bazen birkaç kelime yazılırdı. O küçük not, yıllar sonra fotoğrafı elimize aldığımızda bize yalnızca görüntüyü değil, o günün duygusunu da hatırlatırdı.

 

Belki de nostaljinin gücü tam burada saklı.

 

Geçmiş bize kusursuz olduğu için güzel görünmüyor. Bize ait bir duyguyu taşıdığı için güzel geliyor.

 

Elbette seksenler kusursuz değildi. Her dönemin kendine özgü zorlukları, imkânsızlıkları ve eksiklikleri vardı. Teknoloji bugün olduğu kadar gelişmiş değildi, iletişim daha yavaştı, insanların ulaşabildiği imkânlar sınırlıydı. Dolayısıyla geçmişi yalnızca pembe bir tablo gibi görmek doğru olmaz.

 

Fakat insan bazen geçmişin tamamını değil, içinden kaybettiği bir parçayı özlüyor.

 

Seksenler akımının yeniden güçlenmesinin nedeni de belki tam olarak bu. Eski bir şarkıyı dinlerken aslında yalnızca müziği değil, o şarkının bize hissettirdiği duyguyu arıyoruz. Eski bir diziye bakarken yalnızca oyuncuları değil, ailece televizyon karşısında geçirilen akşamları hatırlıyoruz. Nostaljik bir kıyafet giyerken yalnızca modayı değil, daha renkli ve daha cesur bir yaşamın izlerini üzerimizde taşımak istiyoruz.

 

Çünkü bazen geçmişe dönmek istemiyoruz.

 

Geçmişte hissettiğimiz o sıcaklığı bugünün içine taşımak istiyoruz.

 

Belki bunun için yeniden kaset dinlemeye, tüplü televizyon kullanmaya ya da seksenlerin kıyafetleriyle dolaşmaya gerek yok. Bazen yapılması gereken çok daha basit. Telefonu bir kenara bırakıp sofradaki insanın yüzüne bakmak… Komşunun kapısını çalıp hâlini hatırını sormak… Çocuğa ekran vermek yerine onunla sokakta oyun oynamak… Bir dostla saatlerce kahve içip hiçbir yere yetişmeye çalışmadan konuşmak…

 

Belki de aradığımız şey seksenler değil.

 

Aradığımız şey, hayatın henüz bu kadar hızlanmadığı zamanlarda insan olmanın bize hissettirdiği o sıcaklık.

 

Ve belki de bu yüzden geçmiş, bugün yeniden kapımızı çalıyor.

 

Bize şunu hatırlatmak için:

 

Her şeyin hızlandığı bir dünyada, insanın bazen en çok ihtiyacı olan şey biraz yavaşlamak, biraz beklemek ve birbirimize yeniden gerçekten bakabilmek.

 

Çünkü bazı şeyler teknolojiyle kolaylaşır ama hiçbir teknoloji, bir kapının çalınması kadar içten; aynı sofrada edilen bir sohbet kadar sıcak; çocukların sokaktan gelen kahkahaları kadar gerçek olamaz.

ETİKETLER: , ,
Adım Büşra Akel. Ayvalıklıyım. Daha çok deneme yazısı yazıyorum. Onun dışında şiir, gezi yazısı da yazıyorum. Gezmek, yazmak ve okumak hayatımın vazgeçilmez hobileri.
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.