MALATYA EXPRESİ
“Ben bir demir yolu işçisinin çocuğuyum.”
Bu cümle, içimde bir kimlikten çok bir manzara açar. Rayların iki yana çekildiği, ufkun daralıp uzadığı, seslerin demire çarpıp çoğaldığı bir manzara… Ve ben o manzaranın tam ortasında, hiçbir şeye ait olmadan büyümüş bir çocuk gibiyim.
Malatya Ekspresi’nin geçtiği bir yerde doğdum. Bu, bir şehir adı değil sadece; bir zaman duygusu. Çünkü o tren geçmeden önce hayat bekler, geçtikten sonra sanki biraz eksilir. İstasyonun hemen yanı başında bir ev vardı. Dışarıdan bakıldığında sıradan: kireç badanalı duvarlar, yağmurda ağırlaşan toprak bir avlu, pencereleri demir raylara dönük bir suskunluk… Ama benim gözümde o ev, duvarları olmayan bir bekleme salonuydu. İçinde yaşayan herkesin zamanı farklı akardı.
Akşamları güneş çekilirken rayların üzerine ince bir bakır rengi düşerdi. O renk, sanki dünyayı ikiye ayırırdı: Gidenler ve kalanlar . Ve ben hep kalan tarafta büyürdüm. İlk sorum o zaman başladı:
“Bir insan neden hep gider?” Cevap gelmedi… Ama tren geldi.
Malatya Ekspresi…
Önce uzaktan bir uğultu gibi başlar, sonra yerin içinden yükselen bir kalp atışı gibi büyürdü. Camlar yaklaşır, yüzler belirir, sonra hepsi tek tek kaybolurdu. O an şunu fark ederdim: insanlar aslında geçmez, silinir. Ve çocuk aklımla başka bir soru daha zihnimi kurcalar:
“Eğer herkes gidiyorsa geriye kalan kimdir?”
Ben kalıyordum. Ama kalmak bir cevap değildi. Kalmak, sadece sorunun devam etmesiydi.
Babam…
Onu düşündüğümde bir yüz değil, bir hareket hatırlıyorum. Bir bavulun kapanma sesi, bir kapının yarım kapanışı, bir düdüğün gecenin içine düşüşü… Babam eve giren biri değil, istasyondan ayrılan bir çizgiydi. Ve ben bunu büyürken öğrendim. Bazı insanlar var olmak için değil, uzaklaşmak için yaşar. Çocukken babamın gelişini bir mucize gibi beklerdim. Ama zamanla fark ettim ki beklemek, mucizeyi büyütmez sadece insanı küçültür.
Bir gün kendime sordum:
“Babam geldiğinde her şey düzelecek mi?”
Cevabını kendim verdim: “Hayır, çünkü tren geçince raylar düzelmez.”
İşte, o an çocukluğumun içindeki ilk kırılma oldu. Yetişkinleri gözlemlemeye başladım sonra. Onlar rayların sesini duymuyor gibiydi. İstasyonun yanında yaşayıp da hiç beklemiyormuş gibi davranıyorlardı. Konuşmaları daha hızlıydı, bakışları daha aceleciydi. Sanki hiçbir şey geçmiyormuş gibi yaşıyorlardı.Ben onlara baktığımda şunu düşünürdüm: “Onlar neden bu kadar az hissediyor?”
Sonra büyüdüm ve başka bir cevap buldum: Yetişkinler hissetmeyi unutmaz, hissettiklerini ertelemeyi öğrenir.
Ben ise ertelemeyi öğrenmeden hissetmiştim.
Rayların yanında büyüyen bir çocuk için dünya ikiye ayrılırdı: Geçenler ve bakanlar. Yetişkinler geçenler tarafına geçmeye çalışır, çocuklar ise bakmanın içinde kalırdı. Ben bakmayı seçmemiştim, bakmak beni seçmişti.
Bir gün Malatya Ekspresi yine geçti. O gün rüzgâr daha sertti, camlar daha bulanıktı. İçimde garip bir şey oldu. Sanki tren sadece geçmedi, beni de sürükledi.
Kendime sordum:
“Ben neden hiç gitmiyorum?”
Cevap gecikmedi: “Çünkü gitmeyi bilmiyorsun.”
Ama sonra başka bir ses geldi içimden:
“Hayır… Çünkü gitmek istemek bile bir ayrıcalık.”
Çocukken bunu bilmezdim. Gitmek bir eylem sanırdım. Oysa büyüyünce anladım ki gitmek, önce içeride başlar.
Babamın yokluğu da böyleydi. O sadece bir mesafe değildi,benim içimde açılmış bir istasyondu. Sürekli tren bekleyen ama hiçbir treni tam anlamıyla kabul etmeyen bir yer. Bir gün istasyona çok uzun baktım. Raylar sessizdi. O sessizlikte kendime son bir soru sordum:
“Eğer bir gün Malatya Ekspresi geçmezse istasyon hâlâ istasyon olur mu?”
Cevap yoktu.
Ama o gün şunu hissettim: İstasyonlar trenler için değil, bekleyenler için vardır. Ve ben o bekleyişin içinden hiç çıkmamışım. Yetişkinleri düşündüm sonra. Onlar artık istasyonlara bakmıyordu. Ya geçmişi unutmuşlardı ya da geçmişle bakmayı bırakmışlardı. Oysa ben biliyordum. Bir insanın gözünde raylar varsa içinde hâlâ bitmemiş bir hikâye vardır. Şimdi geriye dönüp baktığımda çocukluğumla yetişkinliğim arasında şöyle bir fark görüyorum:
Çocukken sorularım vardı, cevaplarım yoktu.
Büyüyünce cevaplarım oldu, ama sorularım hiç susmadı.
Ve Malatya Ekspresi hâlâ geçiyor içimden.
Ama artık bir tren gibi değil…
Bir soru gibi.