BİR DAKİKA KALA-2. BÖLÜM
45. Gün
Bir yandan işe koşturuyor, bir yandan da Aslı ile birlikte hastaneye gidiyordum. Uzun süren yoğun bakım, hastane yatışı ve kazanın bıraktığı hasarları düşününce zorlu bir fizik tedavi sürecinden geçti. Bugün ise artık koltuk değneklerinden de kurtulmasının şerefine küçük bir kutlama yaptık.
Ben Aslı’dan daha istekliydim aslında; çünkü hâlâ kendimi suçlu hissediyordum. Direksiyon başına geçmek istese de itiraz ettim. Tedavisinin yeni bittiğini falan bahane ettim ama asıl sebep başkaydı. Aklımda her gece saat 23.59’da gelen o mesajlar vardı. Bazen uymayı unutuyor, bazen de onları dinleyip büyük belalardan kurtuluyordum. Yaralanmalardan sıyrılmış, tanık olduğum kazaları önceden sezmiş, ofiste arkamdan çevrilen dolapları fark etmiş ve daha neler yaşamıştım… Fakat mesajların nasıl geldiğini hâlâ anlayabilmiş değildim.
Arabayı Aslı’ya göre oldukça yavaş kullandığım için bana sataşıyor, “Çok yavaş kullanıyorsun. İnsem yürüyerek daha hızlı giderim,” diye tatlı tatlı zorbalıyordu.
O gün işten izin almıştım zaten. Birikmiş izinlerim de vardı. Aslı’yı evimde ağırladım. Biraz toparlandıktan sonra ona mesajlardan bahsettim. Önce gülerek,
— Paranoyaya mı bağladın?
dedi. Sonra mesajları gösterdim. Bu kez yüzündeki ifade değişti.
— Telefonun hacklenmiş olabilir. Tanıdığım bir yazılımcı var, beyaz hacker sayılır. İstersen ona göster. Biri seninle bayağı eğleniyor galiba.
“Ama mesajların çoğu doğru çıkıyor,” deyince de omuz silkerek,
— Denk gelmiştir, dedi.
Aslı’ya kendi yatağımı hazırladım, ben de odadaki çekyata geçtim. Daha doğrusu geçtim ama uyuyamadım. Paranoit olmadığımdan artık emindim; buna rağmen o mesajların ne olduğunu açıklayamıyordum. Sokak lambasının ışığı perde aralığından içeri vuruyor, odamın karanlığı daha da ağırlaşıyordu. “Acaba burada mı uyusam?” diye düşünürken telefonum titredi.
Saat 23.59…
“Telefonunu kimseye verme.”
Bir an donup kaldım. Benim telefonu bir hackere götüreceğimi kim biliyordu? Hemen Aslı’yı uyandırmak istedim ama vazgeçtim. Belki uyumuştu, belki de ben gerçekten aklımı kaybetmeye başlıyordum.
Sabah patrona biraz geç geleceğimi yazdım. Her zamanki gibi bozuldu. Sanki her hafta izin kullanıyormuşum gibi,
— Biz sana sürekli izin mi vereceğiz?
gibisinden tavırlar sergiledi. Pek kimse sevmezdi onu zaten. Son gelen çalışanların çoğu üçüncü haftada istifa etmişti; o kadar katlanılmaz bir adamdı.
Erkenden telefonu Aslı’nın arkadaşı Ali’ye götürdüm. Ali birkaç saat incelemesi gerektiğini, gerekirse bir gün bile sürebileceğini söyledi. Mecburen kabul ettim. Telefonu adeta bir uzvum gibi kullanan ben, bütün günü telefonsuz geçirecektim.
Saat 13.30 civarında patron beni çağırdı. Arşivden yeni başvuruların dosyalarını istiyordu. “Yeni kurbanını seçecek herhâlde,” diye içimden geçirerek arşiv odasına gittim. Siyah klasördeydi yeni gelenlerin listesi. Tabureyi bulamayınca uzanarak almaya çalıştım. Tam o sırada en üst raftaki üç klasör üzerime düştü. Diğerlerinin de devrilmemesi için birkaç saniye boyunca panikle uğraştım.
Önce patronun istediği dosyaları götürdüm, sonra rafları düzenleyecektim. Ama biri çoktan gidip kulağına “Gizem rafları devirdi,” diye fısıldamış bile. Hemen azar işittim:
— Bu nasıl sakarlıktır!
Sırf borçlarım yüzünden katlanıyordum bu adama. Burnumdan soluyarak odadan çıktım.
Mesai bitince doğruca Ali’nin yanına koştum. Telefonumda hiçbir sorun bulamadığını söyledi. Sonra ekledi:
— Bu arada işlem sırasında bir mesaj gelmiş.
Kalbim hızlandı. Saat kaçta geldiğini sordum.
— 13.30 civarı,
dedi. Mesajın ayrıntısını açtım.
Saat 13.29…
“Siyah dosyayı alma.”
Ellerim buz kesti. Bunun nedenini Ali’ye anlatmaya çalıştım. “Bana sürekli böyle mesajlar geliyor,” dedim. O da mantıklı bir açıklama getiremedi.
Artık telefonun hava durumu bildirimi bile beni irkiltiyordu. Ne olduğunu bilmiyorum. Çözemiyorum. Ve bu bilinmezlik, olanlardan çok daha fazla korkutuyor beni.
90. Gün…
Saat 23.59…
(DEVAM EDECEK)