29 Eylül 2026, 01:57:27
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Afyon 22°C
Az Bulutlu
Afyon
22°C
Az Bulutlu
Paz 19°C
Pts 16°C
Sal 17°C
Çar 18°C

BUĞDAY TARLASI

BUĞDAY TARLASI
28 Eylül 2026 10:39
61
A+
A-

Akdeniz’in ılıman güneşi, mayıs-haziran aylarında altına boğardı tarlaları. Kardeşim Feride, abim Atilla ve ben sapsarı buğday başaklarının arasında koşar, saklanırdık. Attığımız her adımda kurumuş saplar bacaklarımızı çizer, ayaklarımızı yırtardı; acırdı elbet ama “Off anam anam!” deyince geçiyordu sanırım. Canımızın acısını unutur, durmadan yine koşar, oynardık. Annemin azık torbasından iki domates kaçırır, annemin yaptığı incecik o sac ekmeğinin arasına koyup yerdik. Ekinlerin arasında rastladığımız kirpilere bölerdik ekmeğimizi. Ekin biçmeye mola vermiş anne babamızın ellerini koruyan ellikleri kaçırıp parmaklarımıza takar, kötü cadı tırnakları yapardık kendimize. Ekin toplanıp bitince patoz kurulurdu tarlaya; rüzgârın yönünü bir mühendis edasıyla hesaplayıp yön verirlerdi o koca makineye. Biz bir köşeye çekilir, tozu dumana katan o gürültünün ortasında sap ile buğdayın ayrılışını büyülenmiş gibi izlerdik.

O çocukluk günleri, patozun gürültüsüyle birlikte geride kaldı. Biz büyüdükçe toprağın bereketi yerini doymak bilmeyen bir hırsa bıraktı. Büyüklerin açgözlülüğü, çocukluğumuzun geçtiği o sapsarı tarlaların üstüne kara bir gölge gibi çöktü. Yıllardır toprağını tırnaklarımızla kazıdığımız, ter döktüğümüz tarlaya amcamlar göz koymuştu. O zamanlar ben henüz lise çağlarındaydım; evde kavgalar büyüdüğünde karşılarına geçip iki kelam laf etmeye kalksam:

“Sus! Senin daha bıyığın terlememiş, bize hak hukuk mu öğreteceksin!” diyerek azarlarlar, sesimi keserlerdi.

Sıradan bir okul dönüşüydü. Köyün tozlu yolunda yürürken arkamdan hızla geçen bir araba rüzgârıyla beni yolun kenarına savurdu; neredeyse çarpıyordu bana. Toz bulutunun içinden söylenerek ilerledim. Biraz sonra bizim evin bahçesi göründü ama o yabancı araba da tam kapımızın önünde duruyordu. Bahçe, o güne kadar bir arada görmediğim devasa bir kalabalıkla doluydu. Bizim buralarda insanlar yan yana gelmeyi pek sevmezdi; herkes ya alacaktan ya verecekten kin doluydu birbirine. Bir anlık merakla bahçe kapısından içeri adımımı attığımda, anamın göğsü yırtan o feryadı dağladı ciğerimi:

“Gara guzum, bal gızım… Sen nereye gittin, bizi kime bıraktın…”

Dizlerimin bağı çözüldü. Etraftakilerin fısıltıları, baş sağlığı dileyenlerin mırıltıları birbirine karıştı. Yüreğimde devasa bir darlıkla, ne olduğunu anlayamadan eve girdim. Daha dün gülüp eğlendiğim koridoru ağlayarak geçip kardeşlerimle kaldığımız o küçük odaya vardım. Feride yoktu. Yatağının üzerinde henüz kurumamış, kanlı bir tişört duruyordu. Onu kardeşime ben almıştım; alabilmek için de sıcak yaz günlerinde tam on gün el kapısında yevmiyeye gitmiştim. Şimdi değil on gün, on yıl da çalışsam, ömrünü de versem onu geri getiremeyeceğimi bilmeden sarıldım o kan kokan tişörte…

Patozun sapı buğdaydan ayırdığı gibi, hayat da bizi o gün köklerimizden ayırdı. Feride’yi toprağın soğuk bağrına bastık. Anamla babam bu vicdan azabını taşıyamadı; birkaç ay içinde tarlayı da köyü de terk edip izlerini kaybettirdiler. Abim Atilla ise günden güne değişti; yüzü asıldı, gözlerindeki ışık söndü, yedi kat elden daha yabancı, daha düşman bir adama dönüştü bana.

Feride gideli tam yedi yıl oldu. O buğday tarlası ekilmedi, kurudu, çöle döndü. Ama benim yüreğim ilk günkü yangında kaldı. O kanlı tişörtün hesabını sormak, kardeşimin ahını yerde bırakmamak için dişimi tırnağıma taktım. Yıllar boyunca gecemi gündüzüme katıp okudum, adalet mekanizmasının bir parçası oldum; avukatlığımı elime aldım. Kardeşim geri gelmezdi bilirdim; ama o çorak tarla yeniden yeşerene kadar da içimdeki bu intikam ateşi sönmeyecekti. “Seni o tarla için aldılar bizden Feride,” diyordum her gece fotoğraflarına bakarken. “O tarlayı ellerinden alacağım ve seni o karanlık sona sürükleyen her kimse, özgürlüğünü elinden söküp alacağım.”

Ankara’daki dosya takipleri, savcılık kapılarında aşındırılan tabanlar ve geçen yedi yılın ardından bir sabah kontağı çevirdim. Yan koltuğumda, yedi yıl önce “kaza” ya da “intihar” denilerek üzeri kapatılan o karanlık dosyanın yeniden açıldığını gösteren soruşturma evrakları duruyordu. Şaibeli noktaları tek tek belgelemiş, savcılığı ikna etmeyi başarmıştım. Memlekete, her şeyin bittiği o köye doğru sürerken kalbim sıkışıyordu. Sıcak bir karşılama beklemiyordum elbette; ama köyün girişine vardığımda karşılaştığım manzara, içimdeki öfkeyi yeniden alevlendirdi.

Abim olacak adam, arkasında üç beş karanlık tiple eşkıya gibi kesmişti yolu. Arabayı sağa çekip bir süre bekledim. Onları izledim. Yılların biriktirdiği o soğuk yabancılaşma aramızda aşılmaz bir duvar gibi duruyordu. Abim elindeki silahın dipçiğini hırsla arabanın kaputuna indirdi. Metalin çıkardığı o sert sesle birlikte indim arabadan:

—“Ne oluyor, eşkıyalığa mı soyundun Atilla abi?”

—“Senin abin yok!” diye bağırdı.

—“Evet, yok!” dedim üzerine yürüyerek. “Feride’nin öldüğü gün benim bir abim kalmadı zaten!”

Aniden üzerime yürüdü, yakama yapışıp beni hızla arabaya yasladı. Nefesimi kesen boğazımı sıkan elleri değil; gözlerinde gördüğüm o yoğun kin ve nefretti. Belimdeki ruhsatlı silahımı çekip göğsüne dayadım. Bir an bocaladı, gözleri silahın soğuk namlusuna kaydı ve yavaşça geri çekildi:

—“Buraya elimi kolumu sallayarak, hazırlıksız geleceğimi mi sandın? Çekil kenara, ben buraya adalet için geldim!”

—“Vay vay!” dedi alaycı bir gülüşle. “Emir Bey büyümüş de adalet dağıtır olmuş!”

—“Kimin ne karın ağrısı varsa öğreneceğim!” diye gürledim. “Kirlettiğiniz o toprakları elinizden almaya, Feride’yi kimin bu hale getirdiğini bulmaya geldim! Bunu böyle bilin!”

Sözlerimi bitirip arabaya atladım ve gaza bastım. Üzerlerine sürdüğümde çil yavrusu gibi sağa sola dağıldılar.

Onları tozlu yolda arkamda bırakıp her şeyin başladığı yere, çocukluğumuzun katledildiği o baba evine gittim. Zaman evi de harabeye çevirmişti. Duvarları çatlamış, çatısı çökmüş o odaya adım attığımda, burnuma hâlâ yedi yıl önceki o kan ve rutubet kokusu geldi. Geçmişin hayaletleriyle baş başa kaldığım o dar oda, az sonra üzerime yıkılacak bir cehennemin habercisiymiş meğer.

Çok geçmeden dışarıdan bağırtılar ve motor sesleri yükseldi. Ahşap kapı büyük bir gürültüyle kırıldı. Ellerinde sopalarla amcamın çocukları ve abim Atilla girdi içeri. Gözlerinde yıllardır besledikleri o amansız nefret vardı. “Sana bu köyde nefes aldırmayız, o dosyayı kapatıp gideceksin!” diye üzerime çullandıklarında çaresizdim. Yüzüme, böğrüme inen sert darbelerle yere kapandım; kemiklerimin sızısı, Feride’nin yedi yıllık sızısına karıştı. Bilincimi kaybetmek üzereyken, son bir yaşama içgüdüsüyle belimdeki silaha uzandım ve tetiğe bastım.

O daracık odada patlayan tek el silah sesi anlık bir sessizlik sağladı ama çok geçmeden amcaoğullarından biri böğrünü tutarak bir çığlıkla yere yığıldı.

Paniğe kapılan kalabalık, vurulan kardeşlerini kucaklayıp bağrışmalar içinde dışarı taşırken ben kendi baba evimde, kırık dökük tahtaların üzerinde kanlar içinde soluksuz kaldım. Kalabalık çekildiğinde kapı eşiğinde tek bir gölge belirdi: Abim Atilla… Herkes gittiğinde yavaşça içeri girdi. Cebinden çıkardığı buruşuk, beyaz bir mendille yanıma diz çöktü. Elleri titreyerek yüzümdeki kanı silmeye başladı. O an yediğim dayaktan dolayı fark edememiştim belki ama yüzüme dokunan o mendil değil, abimin gözlerinden saklamaya çalıştığı o ezici, mahvedici çaresizliğiydi. Bana baktı, yutkundu ve tek kelime etmeden kalkıp gitti.

Gözlerimi bir hastane odasında açtım. Tavan beyazdı, serum kokusu vardı. Başımda bekleyen doktorun ve kapıdaki iki jandarmanın varlığı bana nerede olduğumu hatırlattı. İfadem alındı, ardından savcılığa sevk edildim. Olay haneye tecavüz ve nefsi müdafaa sınırları içinde kaldığı için tutuksuz yargılanmama karar verildi; ancak taraf sıfatım ve şüpheli durumum nedeniyle Savcı Bey beni soruşturma vekilliğinden azletti, dosyayı baroya devretti.

Resmi olarak dosyadan uzaklaştırılmıştım ama adalet çarkı bir kez dönmeye başlamıştı. Jandarma ekipleri savcının talimatıyla köydekileri tek tek ifadeye çağırmaya başladı. Amcamların kurduğu o korku ve baskı saltanatı ilk kez çatlıyordu. Adliyenin ve karakolun bahçesi köylülerle dolup taşarken ben bir köşede bankta oturmuş izliyordum. İfade sırası 20 yaşlarında, zayıf bir delikanlıya geldi. Yüzündeki o perişan çaresizlikten tanıdım onu; Feride’nin çocukluk arkadaşı, kapı komşumuz Murat’tı bu.

Beni fark ettiği an yanındaki jandarmanın elinden kurtulup üzerime koştu. Yılların biriktirdiği o ağır yükle boynuma sarıldı. Omzumda sarsıla sarsıla ağlarken kulağıma fısıldadı:

“Özür dilerim abi… Çok özür dilerim! Bizi affet… Ne olur işin peşini bırakma, ne olur…”

Murat’ın o feryadı içimdeki son şüphe kırıntısını da yaktı geçti. Müşteki vekiliyle birlikte ifade salonuna geçtiğimizde Murat karşımdaki sandalyede titreyen elleriyle oturuyordu. Yedi yıldır vicdanında biriken o ağır sırrı dökmeye başladı.

Meğer o dönem henüz 14 yaşında olan Feride, anne babamın kendisini o lanetli tarlayı alabilmek için amcamın büyük oğluna sözlediklerini öğrendiğinde ilk Murat’a koşmuş. Ağlayarak, “Beni o adama verecekler; o tarlayı almak için beni satıyorlar Murat, ben yaşayamam,” demiş. O gün o kalleş pazarlığa boyun eğmemek, o karanlığa kurban gitmemek ve toprağın kölesi olmamak için kendi canına kıymış kardeşim…

Olayı ilk abim Atilla öğrenmiş. Gerçeği bilip de sessiz kalan Murat’ı susturan, bu vebalden uzak tutmak için anne babamı köyden kovan da abimmiş.

Murat ağlayarak gerçekleri anlatırken gözüm karakolun camından dışarıya, elleri kelepçeli bekleyen abim Atilla’ya kaydı. Abim o gün köyün girişinde yolumu keserken de, beni dövmeye gelenlerin önünde dururken de eşkıya olduğu için değil; ben gerçeği öğrenip elime kan bulaştırmayayım, bu cehennemden kendimi kurtarayım diye kendini ateşe atmıştı. O mendille yüzümü silerken aslında günahını değil, kardeşini koruyamamanın ve bu sırrı tek başına taşımanın çaresizliğini siliyordu.

Patozun buğdayı saptan ayırdığı o çocukluk gününde biz sadece ayrılmamışız… Abim o günden beri gerçeğin yükü altında diri diri toprağa gömülmüş, bense kardeşimin kanlı tişörtüyle bir başıma adalet arayan bir körleşmiş adammışım meğer.

 

 

 

Bankacılık ve Sigortacılık Bölümü mezunuyum. 24 yaşında bir çocuk annesiyim. Mersin/Mut'da yaşıyorum. Yazmak için değil nefes almak için yazanlardanım.
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.