BİR HABER DAHA
Bir insanın acısına kaç dakika üzülürüz? Bir haberin ardından hayatımıza kaldığımız yerden devam etmemiz, yaşananları unuttuğumuz anlamına mı gelir?
Sabah gözümüzü açıyoruz, telefonumuza bakıyoruz. Bir yerde bir hayat yarım kalmış, bir evin içine tarifsiz bir acı düşmüş, birileri en sevdiklerini kaybetmiş. Birkaç dakika önce aklımızda olan sıradan şeyler önemini yitiriyor. İçimizden “Daha ne göreceğiz?” diye geçiriyoruz. Ama sonra ekranı kapatıp günümüze devam ediyoruz.
Yemek yapıyoruz, işe gidiyoruz, bir arkadaşımızla gülüyoruz. Hayat sanki hiçbir şey olmamış gibi akıp gidiyor. Oysa gördüğümüz her şeyden bir parça kalıyor içimizde. Bazen adını koyamadığımız bir huzursuzluk, bazen sevdiklerimize bir şey olacak korkusu… Aslında kendimizi korumak için düşünmemeye çalışıyoruz. Çünkü insan, başkasının başına gelenin kendi hayatına da dokunabileceğini fark edince korkuyor.
Zaman geçiyor, o haberi unutuyoruz sanıyoruz. Ta ki benzer bir olayla karşılaşana kadar. Bir cümle, bir görüntü, bir annenin feryadı… Bir anda daha önce hissettiklerimiz yeniden içimize doluyor. Meğer unutmamışız, yalnızca hayatın devam etmesine izin vermişiz.
Belki de alışmak dediğimiz şey tam olarak budur. Acıların azalması değil onlarla yaşamayı sürdürmek. Çünkü dünyada olan biten her şeye yetişemiyoruz. Herkesi koruyamıyor, her kaybı önleyemiyor, her gözyaşını silemiyoruz. Bazen bir insanın yaşadığı acı karşısında elimiz kolumuz bağlanıyor. Üzülüyoruz ama üzüntümüzün neyi değiştirebileceğini bilmiyoruz.
İşte insan, en çok da böyle zamanlarda ne kadar çaresiz olduğunu anlıyor.
Söyleyecek söz bulamadığımızda, yapabileceğimiz bir şey kalmadığında, içimizde birikenleri nereye bırakacağımızı bilemediğimizde dua ediyoruz. Hiç tanımadığımız birinin iyileşmesi, evinden uzakta kalan birinin sevdiklerine kavuşması, bir annenin yüreğine yeniden huzur gelmesi için… Belki adını bile bilmiyoruz o insanların ama acılarını duyduğumuzda onlara uzak kalamıyoruz.
Dua ederken dünyadaki bütün kötülükleri değiştirebileceğimizi düşünmüyoruz. Her şeyin neden yaşandığını da bilmiyoruz. Yalnızca içimizden geçenleri Allah’a anlatıyoruz. Korkularımızı, üzüntümüzü, kendimiz için bile dile getiremediğimiz dileklerimizi… Bazen bir şey istemekten çok, içimizde taşıdığımız ağırlığı O’na açıyoruz.
Ertesi sabah yine bir haberle karşılaşabiliriz. Yine üzülür, yine korkarız. Belki gün içinde unutur, akşam olunca başka şeylerle meşgul oluruz. Ama bir başkasının acısı içimize dokunduğunda, bütün çaresizliğimize rağmen hâlâ yapabileceğimiz bir şey olduğunu hatırlarız: Dua etmek.
Belki herkese yetişemeyiz, belki her acının önüne geçemeyiz. Ama merhametimizi kaybetmeden yaşamaya, hiç tanımadığımız insanlar için bile iyilik dilemeye devam edebiliriz.
Bazen insanın elinden hiçbir şey gelmez ama yine de ellerini açar. Ve belki de en çok tam o anda anlar: Çaresizlik her zaman susmak demek değildir. Bazen insanın söyleyebildiği en içten söz, bir duadır.