MUTLULUK DÜKKANI
En son ne zaman mutluluktan havaya uçtunuz?
Siz bu sorunun cevabını düşünürken ben de size “Mutluluk Dükkanını” anlatayım. Burada elinize somut bir şey geçmez. Gerçek mutluluk da böyle değil midir zaten?
Gözlerinizi kapatın. Birkaç dakikalığına da olsa kendinizi rahatlatmaya çalışın. Yavaş yavaş renkli bulutların sizi içine çektiğini hissedin.
Her yerde birbirinden bağımsız insanlar var, değil mi? Hepimiz aynı gökyüzünün altında, bambaşka dertlerin ve özlemlerin ağırlığıyla yürüyoruz. İşte ben de o gri günlerden birinde buldum kendimi bu dükkânın eşiğinde. İçeri adım attığımda beni yaşlı, gözlerinin kenarları tebessümden kırışmış bir tezgâhtar karşıladı. Ahşap tezgâhın üzerinde ne bir kasa vardı ne de bir terazi.
“Hoş geldin evlat,” dedi, sesi fırından yeni çıkmış ekmeğin kokusu kadar sıcaktı. “Ne arıyordun?”
Sağıma soluma bakındım. Raflar dolusu şeffaf kavanoz vardı ama içleri boş gibi görünüyordu.
“Ben… Mutluluk almaya gelmiştim,” dedim çekinerek. “Ama raflarınız boş gibi.”
Yaşlı adam hafifçe kıkırdadı.
“Gözünle bakarsan boş görürsün tabii. Mutluluk elle tutulur bir şey olsaydı, cebinde çok parası olanlar hepsini satın alır, geri kalanımıza hiç bırakmazdı. Buradaki kavanozlarda somut nesneler yok; unutulmuş anlar, bir dostun samimi sarılışı, yağmur sonrası toprak kokusu saklı.”
Tezgâha biraz daha yaklaştım.
“Peki kaç para bir kavanoz huzur?” diye sordum.
“Burada para geçmez,” dedi adam, bakışlarını derinleştirerek. “Gerçek mutluluğun fiyatı olmaz, bedeli olur. Buradan aldığın her güzel duygunun bedelini, dışarı çıktığında bir başkasının hayatına küçük bir tebessüm bırakarak ödersin. Mutluluk, biriktirdikçe değil, paylaştıkça çoğalan tek şeydir.”
O an anladım; burası bir alışveriş mekânı değil, insanın kendi içine baktığı bir aynaydı. Yaşlı adam raflardan birine uzandı, küçük bir kavanozu alıp önüme koydu ve kapağını hafifçe araladı…
Kapağı açıldığı an, o küçük cam kavanozdan odaya lila ve sarı renkli, hafif bir buğu yayıldı. Kokusu; çocukluğumun yaz akşamlarında sokakta oynarken annemin balkondan seslendiği o ilk andı. Göğsüme çöken o ağır taşın hafiflediğini, nefesimin genişlediğini hissettim. Yaşlı adam kapağı yavaşça kapatıp kavanozu bana uzattı.
“Bu senindi zaten,” dedi yumuşak bir sesle. “Sadece koşturmaca arasında bir yerlerde düşürmüştün. Şimdi git ve borcunu öde.”
Kavanozu montumun iç cebine, kalbimin tam üzerine koydum. Dükkândan dışarı adım attığımda sis hâlâ sokakları kaplıyordu, insanlar hâlâ bir yerlere yetişmek için koşturuyordu. Ama artık soğuk yüzümü yakmıyordu. Yürümeye başladım, birkaç metre ötede telaşla kaldırımda koşan ve çantasını düşüren genç bir kadın gördüm. Durdum, eğilip çantasını toplamasında ona yardım ettim. Kadın başını kaldırıp bana baktığında gözlerindeki o şaşkınlık, yerini hafif bir tebessüme bıraktı. O an cebimdeki kavanozun hafifçe ısındığını hissettim. Anladım ki hayat yetişilecek bir durak değil, geçerken bir başkasının yükünü hafiflettiğin o kısacık andı.
Çünkü insan, ancak bir başkasının tebessümünde kendi kaybettiği cenneti bulabiliyordu.
Başkasının tebessümün de kendimizi kaybetme dileğiyle. Elinize sağlık