BİR ZAMANLAR KIZILÖREN’DE
Ben Âdem. Ali oğlu Âdem. Yokluktan geldim. Yokluğun hüküm sürdüğü zamanlardan. Aşın gerçek aş olduğu, kıymetinin bilindiği günlerde büyüdüm. Bayramlık esbap dikilmesini sabırla beklerdik. Eski demez, yeni demez giyerdik. Şekeri her zaman bulamazdık. On gram gaz yağının, yarım kilo unun arandığı yıllarda çocuktum. Kumaşın, kıyafetin az olduğu; yıkamak için suyun, sabunun zor bulunduğu yılları gördüm.
Bir evde pişen ekmekten bütün mahalle hissedar olur. Kokusu yayılır, tarladan gelenlerin ruhu bayram ederdi. Tandır ekmeğinin tadı da tuzu da bir başkaydı. Kapıyı çalan boş çevrilmez, muhakkak eline bir parça tutuşturulurdu. Azığımız azdı belki ama bir parça çökelek nice kişiye yeter, soframızın bereketi eksik olmazdı. Paylaşmanın ruhunu kitaplardan değil yaşayarak öğrendik. Bir lokma ekmeği zayi etmedik. Kıtlığı yaşadık. Buğdayın da bulgurun da kıymetini bildik.
Yedi bilemedin sekiz yaşımda ailemin yükünü omzuma aldım. Babam, onuncu ayda ata biner, Adana’ya gider, kalan işler için anamla tarlada çift sürerken avucumun içine taşlar koyar, öyle bir basardı ki ağrısını günlerce çekerdim.
‘Ana! Neden taşları koyuyorsun? Canım acıyor.’ derdim.
‘Elin alışsın.’ derdi.
Ellerimiz sabana, eyere, dizgine yabancılık çekmesin diye nasırlaşmadan önce yanardı. Tarlanın sıcağı içimize işlerdi. Toprak bizim için nimetti. Gel zaman git zaman yirmi kadar koyun, keçi aldık. Gün aşırı peşlerinden Beşkuyu’ya inerdik. Çarığımın ökçesi delinir, kapamak için sigara kâğıdı basardım. Yürüdükçe çıkar, taşlar ayağıma dolardı. Yeni bir kundura hayaldi, rüyalarımızı süsleyen gıcır gıcır yeni bir kundura…
Ekmek biraz önce pişmiş, sıcacık. Kokusu hâlâ havada. Nasıl taze, nasıl da toprak kokulu. Çolak Emmi her zamanki gibi tandırın başında. Elinde Birinci Köylü cigarası. Böğründe tömbekisi. Dizlerine de eski bir yorgan atmış, besbelli ağrıyor. Kırk yama yorgan gözüme allak bullak görünüyor. Birazdan bağıracak ve yine bütün heyheylerimi tepeme toplayacak. Ne dediğini bir anlasam. Yanındaki ağaların gülmesi de cabası. ‘Ne demek?’ diye kaç zamandır düşünüyorum.
Her zamanki sesiyle başlıyor yine:
‘Lan çocuk!’
‘Dünyanın kuyruğu uzun,
Çolak emminin kuyruğu kısaldı.’
Fesuphanallah. Delirmemek elde değil. Üstüne bir de ‘Git bize cigara al.’ derler. Elimde olsa o tütün kâğıdını parçalayacağım ama yine de kendimi tutar, ses etmezdim. Gidip dükkândan alıp gelirdim; nafile, yine gülüşürlerdi. Ah şu çocukluk olmasa, yapacağımı bilirdim de.
Şimdi anlıyorum. Yaşım doksanlara yaklaşmış. O günkü ağalarımın çoğu toprağa karışmış. Tandır eskimiş. Ekmeğin yerini somun almış. Yorgan gitmiş, kavga bitmiş gibi hissediyorum. Dönüp bakınca o günlerin daha güzel olduğunu fark ediyorum. Darlık çektiğimiz ama ruhen zengin olduğumuz; sofralarımızın geniş, muhabbetimizin bol olduğu günler…
Evet, yaşım doksan… Çolak Emmi’nin sözüyle dünyanın geçiciliğini anladığım, çocuk aklımın eremediği gerçeklerle yüzleştiğim zamanlar. Heveslerimin birer birer toprağa döndüğü günler…