27 Nisan 2026, 07:56:48
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Afyon 20°C
Hafif Yağmurlu
Afyon
20°C
Hafif Yağmurlu
Pts 19°C
Sal 19°C
Çar 19°C
Per 20°C

FOLKESTONE KÜTÜPHANESİ – İKİNCİ BÖLÜM

FOLKESTONE KÜTÜPHANESİ – İKİNCİ BÖLÜM
10 Mart 2026 15:12
169
A+
A-

Okuyan kişi, onun bir zamanlar kaderini değiştirebileceğini düşündüğü kişiydi: Elara. Ama Elara, onun bildiği isimle sadece bir prenses değildi. O, çok daha eski bir çağdan, suların içinden gelen bir varlıktı. Kadim masalların ona verdiği isimle: Göl Leydisi. Fakat ne tamamen iyiydi ne de kötü. Tıpkı suyun kendisi gibi: hem hayat veren hem boğan, hem sakin hem fırtınalı. Aloric bunları nereden biliyordu? Aslında bilmiyordu. Sadece hissediyordu. Tıpkı şimdi, aynaların arasında duran siluete bakarken hissettiği gibi

 

İnsan, hiç unutmayacağı bir yüzü ilk tanıdığında bir aşinalık hissi uyanır içinde; ruhu ruhuna işler ve orada ilk büyü gerçekleşir. Dakikalar dakikaları kovalarken ne yaşadığını anlamayan Aloric, Vesper’i merdivenin üzerinde buldu. Ona yaklaştı, sevdi. Biraz sonra acıktığını fark edip mamasını vermek için dolaplara yöneldi. Tam o sırada, o sessizliğin boğucu ve tuhaf melodisiyle birden Swan Lake çalmaya başladı. Aloric gözlerini kapattı ve orada olmadığını hayal etti. Çalan melodi yalnızca bir ezgi değildi; hatıranın nabzıydı. Swan Lake’in o tanıdık teması, kütüphanenin taş duvarlarına çarpıp geri dönüyor, mahzenin nemini titretiyordu. Vesper bir anlığına durdu. Kuyruğu yavaşça yere indi. Sanki o da dinliyordu.

Bir an için Aloric zihninin ona yine oyun oynadığını düşündü. Başını iki avucunun arasına aldı. Ama bu kez sessizlik farklıydı. Vesper’ın horultusu yoktu, mum alevinin çıtırtısı yoktu. Sadece bir ses vardı: Babasının sesi. Ta içerden, yıllar öncesinden geliyordu.

“Aloric, dinle beni.”

Babası Edmund, elinde eski, deri kaplı, küflü kokan bir kitapla karşısında duruyordu. O geceyi hatırlıyordu. Sis çökmüştü yine Folkestone’a.

Historia Brittonum,” demişti babası, kitabı göstererek. “Prenses Elara bunu bize emanet etti.”

Aloric kaşlarını çatmıştı. “Bir prenses mi? Bize mi?”

“Yıllar önce. Sen daha çocuktun. Gelip bu kitabı verdi, kütüphanenin en derin mahzeninde saklamamızı istedi. Bir gün gelip alacağını söyledi.”

Peki geldi mi?”

Babasının gözleri uzaklara dalmıştı. “Gelmedi. Ama ben… benonu beklerken kitabı okumaya başladım. Ve kitap beni okudu Aloric.”

Aloric o zaman anlamamıştı. Şimdi anlıyordu. Babasının bakışlarındaki o uzaklık, o dalgınlık… Kitap onu değiştirmişti. İçinde başka biri uyanmıştı sanki. Uther. Belki de Merlin.

 

Sis ağırdı o gece. 17 Aralık 1906. Aloric gözlerini kapadığında hâlâ görebiliyordu: Folkestone kıyılarını saran o yoğun örtüyü, uzaktaki fenerin aralıklı ışığını, ayaklarının altında kayan çakıl taşlarını.

César Kampı’na gidiyordu. Neden gittiğini bilmiyordu. Sadece yürüyordu. Kalbi o kadar hızlı atıyordu ki kulaklarında yankılanıyordu.

Onu gördüğünde nefesi kesildi.

Elara, yıkık taş sütunların arasında duruyordu. Beyaz elbisesi sisin içinde parlıyor, rüzgâr eteklerini dalgalandırıyordu. Açık renk saçları yüzüne savruluyordu. Ama asıl gözleri… O gözler insana ait değildi. Çok derin, çok eski, çok bilge. Ve çok yalnız.

“Beni neden çağırdın?” dedi Elara.

Aloric uzun süre cevap veremedi. Sonunda, kendi sesi ona yabancı gelerek konuştu: “Çünkü kader bir defa yazılır sanıyorsun. Ama bazı kaderler zincirlenir. Ve bazılarımız… aynı hikayeyi defalarca yaşar.”

Elara yaklaştı. Birkaç adım. Gözleri daha net görünüyordu artık. İçinde çağlar vardı.

“Ben seni seçtim,” dedi Elara. Sesi titremiyordu. “Tahtı değil. Görevimi değil. Dengeyi değil. Seni.”

Rüzgâr durdu. Deniz sustu.

Aloric onun yüzüne baktı. Gözlerinde yaşlar vardı ama ağlamıyordu. Gülümsemiyordu da. Sadece bekliyordu.

“Biliyor musun,” dedi Aloric fısıltıyla, “babam da senin kitabını okudu. Historia Brittonum’u. Ve onu değiştirdin.”

Elara’nın kaşları çatıldı. “Kitap değiştirmez, sadece hatırlatır.”

“Ne hatırlatır?”

“Kim olduğunu. Kaç kez yaşadığını. Kaç kez sevdiğini.”

Aloric’in içinde bir şey kıpırdadı. Çok eski, çok tanıdık bir şey.

“Peki ya sen?” diye sordu. “Sen kaç kez yaşadın?”

Elara gülümsemedi. Sadece baktı. “Yeterince. Ve her seferinde aynı eşikte bekledim.”

“Hangi eşikte?”

“Suyun durduğu yerde. Zamanın kıvrıldığı yerde.”

Aloric geri adım attı. Bir adım. Sonra bir adım daha. Ayaklarının altındaki çakıllar hışırdadı. Gitmek istemiyordu ama gitmek zorundaydı.

“Beni seçersen, beni kaybedersin o zaman,” dedi. Sesi boğuktu. “Suyun hafızası vardır Elara. Ama deniz geri vermez. Hem sen bunu herkesten iyi bilirsin…sen suyun ta kendisisin.”

Arkasını dönüp yürüdü. Her adımda içindeki bir şey kırılıyordu. Durmadı.

Müzik kesildi.

Aloric gözlerini açtı. Mum alevi titreşiyor, Vesper başını kaldırmış ona bakıyordu. Ama bu kez sessizlik farklıydı. İçinde bir şey vardı. Bir beklenti.

Mahzen kapısı aralıktı. O açmamıştı.

Defter masanın üzerindeydi. Historia Brittonum. Kapağı açık. Yaklaştı, eğildi. 17 Aralık 1906 sayfasının altına yeni bir cümle eklenmişti. Mürekkep henüz kurumamıştı.

“Seçmediğin kader, seni seçer.”

El yazısı… Onun değildi. Ama tanıdıktı. Yüzyıllar öncesinden tanıdıktı. Elara’nın yazısı.

Parmakları titreyerek sayfayı çevirdi. Kağıt hışırdadı. Sayfaların arasında başka isimler görüyordu: Uther, Arthur, Merlin, Octa… Hepsi bu kitapta yazılıydı. Ve Aloric, sayfaları çevirdikçe fark etti: Bu isimler sadece tarih değildi. Onlar hâlâ yaşıyordu. Babasının gözlerinde Uther’i görmüştü. Kendi yansımasında Arthur’u seziyordu. Ya Elara? O hep aynıydı. Değişmeyen, bekleyen.

“Baba,” diye fısıldadı Aloric. “Sen neyi uyandırdın?”

Sanki cevap bekliyormuş gibi, kitabın sayfaları arasında bir satır parladı. Çok eski bir dilde yazılmıştı ama anlıyordu sanki:

“Eşik sadece denizde açılır. Zamanın kıvrıldığı yerde, suyun durduğu anda.”

Üç vuruş.

Tok. Tok. Tok.

Kapı. Büyük kapı. Gece yarısı.

Vesper’in sırtındaki tüyler kabardı. Aloric ayağa kalktı, dizleri titreyerek yürümeye başladı. Koridor uzadıkça uzuyor, raflar iki yanda sıralanıyor, kitaplar ona bakıyordu. Her adımda kulaklarında başka sesler: Kılıç şakırtıları, savaş çığlıkları, bir annenin ağıdı, bir büyücünün fısıltısı. Merlin’in sesi. Evet, Merlin ölmemişti. O da zamanda saklıydı. (Aloric’in dünyaya gelmesi için büyülü bir müdahaleyi yapan kadın.)

Kapıya ulaştı. Eli tokmağa gitti. Metal buz gibiydi. Parmakları titredi. Derin bir nefes aldı.

Tokmağı çevirdi. Kapı ağır ağır açıldı.

Sis. Yoğun, beyaz, ağır bir sis. Denizin üzerinden yükselen, tuz kokan, içinde binlerce yılın anısını taşıyan bir sis. Ve sisin içinde, uzakta, denizin ortasında bir ışık. Eşik oradaydı.

Sisin içinde bir siluet belirdi. Uzun boylu. Zarif. Beyaz elbise. Saçlar omuzlara dökülüyor, rüzgârda dalgalanıyordu. Ama rüzgâr yoktu ki.

Gözler… O gözler. Derin. Binlerce yılın bilgeliği ve yalnızlığı.

“Aloric,” dedi ses.

Elara mı?” diye fısıldadı.

Kadın gülümsedi. Hafifçe. Ama gözleri daha çok gülümsüyordu.

“Ben geldim. Bu kez geri adım atmayacağım. Eşik açıldı.” Bir an durdu. “Babanın uyandırdığı şey… O sadece bir başlangıçtı. Asıl uyanması gereken sensin.”

Sis ağırlaştı, aralarına girdi, birbirinden ayırdı. Sonra hafifçe dağıldı. Uzaktan dalgaların sesi geliyordu, ağır ağır, yaklaşarak. Ve dalgaların arasında, çok uzakta, Wight adası belirdi.

Aloric, Elara’nın gözlerine baktı ve ilk kez, içindeki tüm geçmiş hayatları hissetti. Arthur’u hissetti, Uther’i hissetti, binlerce yıllık savaşları ve aşkları hissetti. Ve anladı: Bu hikaye hiç bitmemişti. Sadece doğru anı bekliyordu.

“Peki ya babam?” diye sordu Aloric. “O nerede şimdi?”

Elara’nın bakışları mahzene, aynalı odaya kaydı. “O da bir eşikte. Tıpkı senin gibi. Tıpkı hepimiz gibi. Ama onun eşiği farklı. O, kitabın içinde kalmayı seçti.”

Aloric’in gözleri doldu. Uther’in içinde mi?”

“Belki. Ya da Merlin’in. Ya da sadece kendisinin. Zaman kırılmaz Aloric, yalnızca tekrar eder. Ve baban, tekrarın neresinde durmak istediğini seçti.”

Sis yeniden hareketlendi. Elara elini uzattı.

“Gel. Bu kez geri adım atma.”

Aloric, uzanan ele baktı. Sonra arkasına, kütüphaneye, raflara, kitaplara, Vesper’a baktı. Sonra önüne, sise, denize, ışığa.

Eli titreyerek uzandı.

 

Kütüphane o gece her zamankinden daha sessizdi. Sessizlik bazen yokluk değildir ; bir şeylerin gelmek üzere olduğunun habercisidir. Aloric Rune Grey bunu artık öğrenmişti. Yıllardır rafların arasında yürüyordu ama bu gece adımlarının altında döşemeler bile farklı bir sabırla inliyordu. Elindeki kitabı kapattı. Toz, havada ağır ağır asılı kaldı — sanki zaman bile burada yürümeyi bırakmıştı. Aloric başını kaldırdığında, rafların arasındaki karanlık ona tanıdık geldi. Çünkü insan bazı karanlıkları dışarıda değil, kendi içinde taşır. Ve o, yıllardır içindeki karanlığın sesini bastırmaya çalışıyordu ama başaramıyordu. Parmaklarını masanın kenarına koydu. Soğuktu. Tıpkı o geceki korkuluk demiri gibi… Ve o anda oldu.

Sayfalar kıpırdadı. Önce hafif bir fısıltı gibi kurumuşyaprakların birbirine sürtünmesi kadar ince bir ses. Sonra raflardaki birkaç kitap, görünmeyen bir nefes değmiş gibi titredi. Aloric doğrulmadı, kaçamadı da. Çünkü bazı anlarda insan korkudan değil, tanımaktan donakalır. Bir sayfa kendi kendine çevrildi. Sonra bir tane daha… Kütüphanenin ağır havası değişmeye başladı. Toz kokusunun arasına tuzlu, keskin bir koku karıştı. Aloric’in göğsü o anda daraldı. Bu kokuyu unutması mümkün değildi. Deniz…

Gözlerini kapatmadı. Kapatsaydı da kurtulamayacağını biliyordu. Raflardan bir kitap araladı yavaşça. Sararmış sayfalar kendi kendine açıldı ve o an Aloric’in bakışları dondu. Çünkü sayfanın ortasında duran görüntü bir çizim değildi. Bir hatıraydı. Annesinin yüzü…

Rüzgâr saçlarını savururken dudakları kıpırdıyordu. Dua ediyordu. Her zamanki gibi sesi duyulmayan ama varlığı insanın içine işleyen o sessiz dualardan biri. Aloric’in boğazı kurudu. Geri çekilmek istedi. Ama ayakları… Ayakları onu dinlemedi. Bir başka sayfa çevrildi. Babası güvertede dimdik duruyordu ama Aloric şimdi, o yıllar önce fark edemediği şeyi görüyordu: Omuzlarındaki o milimlik ağırlık… O kısa, insanın içine işleyen tereddüt… Demek o da anlamıştı, yaklaşanı hissetmişti.

Aloric’in kalbi düzensiz atmaya başladı. Göğsünün içinde eski bir kapı zorlanıyordu sanki. Yıllardır kilitli tuttuğu yer çatırdıyordu.

Sayfalar hızlandı artık sadece tek bir kitap değil, rafların içinden onlarcası aralanıyordu. Sararmış yapraklar havaya kalktı. Dönmeye başladılar, yavaşça.

Aloric’in etrafında bir çember kurdular. Ve her sayfada aynı gece vardı. Çığlıklar, yırtılan metal, yükselen su. Aloric geriye doğru bir adım attı, nefesi kesildi. Çünkü hatıraların artık sadece görüntü değildi sesleri de vardı. Annesinin adı, birinin panikle bağırışı. Suyun o boğuk, merhametsiz uğultusu…

Aloric’in dudakları aralandı ama sesi çıkmadı. Çünkü en ağır an, insanın ne gördüğünü anlaması değil… Onun gerçekten geri döndüğünü fark etmesidir. Ve Aloric o anda şunu anladı: Hatıralar onu terk etmemişti, onu beklemişlerdi. Kütüphanenin ortasında, sayfaların dönen gölgesinin içinde tek başına dururken, Aloric Rune Grey ilk kez gerçekten korktu. Çünkü deniz… Bu kez onun içine geliyordu. Derler ki; insan dünyada hangi dağları aşmış olursa olsun, aklı dönüp dolaşıp düştüğü taşta kalır. Aloric bu sözün eskiden abartılı bir teselli cümlesi olduğunu düşünürdü. Şimdi ise bunun, insanın ruhuna sessizce işleyen bir hüküm olduğunu biliyordu. Çünkü bazı anlar geçmezdi, sadece susardı. O geceden sonra denizin sesi Aloric’in içinden hiç çıkmadı. Dalgalar geminin gövdesine her çarptığında, onun içinde görünmeyen bir yer yeniden yarılıyordu sanki. Güvertede annesinin dudakları dua ederken titremişti; rüzgâr saçlarını yüzüne yapıştırıyordu. Babası her zamanki gibi dimdik duruyordu ama Aloric, o kısa anlık tereddü görmüştü.

İnsan bazen felaketi gelmeden tanır. Sonrası, Aloric’in zihninde kırık bir aynaya benziyordu. Bir gürültü, yırtılan metalin boğuk çığlığı. İnsanların boğazında düğümlenen ilk panik. Ve su.. Soğuk, merhametsiz, hiçbir yakarışı duymayan su. Aloric o an bağırıp bağırmadığını hatırlamıyordu. Koştu mu, yoksa donup mu kaldı bunu da bilmiyordu. Bildiği tek şey, kaderin bazen birkaç saniyelik gecikmeye sığacak kadar acımasız olduğuydu. O yetişememişti. Annesinin elini son görüşü, babası kalabalığın içinde kaybolurken omzunun silinişi…

Bazı görüntüler insanın zihninden silinmez; sadece en karanlık yere kilitlenir. Ama Aloric’in hatıraları geceleri kilidi kırıp çıkıyordu. O günden sonra anladı: İnsan hayatta kalınca kurtulmuyordu, asıl ceza o zaman başlıyordu.

Geceleri uyku ona uğramaz oldu. Gözlerini her kapattığında deniz göğsüne doluyor, nefesi daralıyor, kalbi sanki görünmeyen bir el tarafından sıkılıyordu. Kendine defalarca aynı soruyu sorduğunu fark etti: Neden ben Cevap yoktu. Ve cevabın olmayışı, insanın ruhuna işleyen en ağır yargıydı. Çünkü bir süre sonra insan kendi kurtuluşundan bile şüphe etmeye başlıyordu. Aloric de başlamıştı.

Bazen aynaya uzun uzun bakıyordu. Yüzü tanıdıktı ama bakışları değildi. İçinde durmadan konuşan bir ses vardı sert, sabırsız, merhametsiz: Daha hızlı koşamaz mıydın? Bir saniye önce fark edemez miydin? Gerçekten elinden geleni yaptın mı? İnsan kendi vicdanının hâkimi olunca, beraat ihtimali ortadan kalkıyordu.

Gündüzleri yürüyordu Aloric. İnsanlarla konuşuyor, gerektiğinde gülümsüyordu bile. Dışarıdan bakıldığında hayata tutunmuş biri gibi görünüyordu. Oysa içinde, o geminin soğuk güvertesinde donup kalmış bir an vardı.

Zaman onun için orada kırılmıştı.

Şimdi bildiği tek şey şuydu: Bazı insanlar denizde boğulmaz. Bazıları hatıralarında boğulur.

Ve Aloric…

Hâlâ yüzeye çıkamamıştı.

Ve o gece, kütüphane onun son sığınağı olmaktan çıktı.

Sayfalar hızlandıkça hava ağırlaştı. Dönen yapraklar artık sadece bir anıyı göstermiyordu; Aloric’in kaçtığı her duygu, her eksik cümle, her yarım kalmış veda tek tek önüne seriliyordu. Denizin uğultusu kulaklarında büyüdü. Ama bu kez farklı bir şey oldu. Çığlıkların arasından bir ses ayrıldı. İnce, tanıdık ve sakin. Gürültüyü yarmıyordu; aksine, suyun içinden süzülür gibi geliyordu.

“Aloric…”

Bu bir çığlık değildi. Bir çağrıydı.

Aloric’in dizleri titredi. Çünkü o sesi en son duyduğunda dünya hâlâ yıkılmamıştı. Annesi ona dönüp gülümsemişti. O küçük, telaşsız gülümseme… Sanki her şey yolundaymış gibi. Sayfalar bir anlığına yavaşladı ve görüntü değişti. Bu kez güvertede panik yoktu. Sular yükselmemişti. Annesi dua etmiyor, ona bakıyordu. Doğrudan. Sessiz ama kesin bir bakışla. Dudakları kıpırdadı.

“Su seni almadıysa, bırak suç da almasın.”

Aloric’in göğsündeki kapı o an çatladı. Yıllardır içinde taşıdığı o görünmez ağırlık bir anlığına yerinden oynadı.Babası belirdi sonra. O dimdik duruşuyla. Ama bu kez omuzlarında tereddüt yoktu. Sadece yorgun bir kabulleniş vardı. Aloric ilk defa başka bir ihtimali düşündü. Belki o gece herkes elinden geleni yapmıştı. Belki felaket, birinin daha hızlı koşmasıyla değişmeyecek kadar kararlıydı. Belki kader, suçlu aramıyordu.

 

Sayfalar birer birer yere düşmeye başladı. Denizin kokusu hafifledi. Uğultu geri çekildi. Kütüphanenin taş duvarları yeniden göründü. Toz yeniden sıradan bir toz oldu. Aloric nefes aldı. Bu kez gerçekten. Göğsü ilk defa suyla dolmadı. Dizlerinin bağı çözülür gibi oldu ve ağır ağır sandalyeye oturdu. Elleri hâlâ titriyordu ama içindeki o sert, acımasız ses susmuştu. Yerini yorgun bir sessizlik almıştı. İnsan bazen iyileştiğini büyük bir mucizeyle anlamaz. Bazen sadece ilk kez kendini affetmeye razı olduğunda fark eder. Aloric başını kaldırdı. Raflar sakindi. Kitaplar kapalıydı. Ama o biliyordu.

Hatıralar kaybolmamıştı. Onlar hâlâ oradaydı. Fakat artık onu yargılamak için değil, tamamlamak için bekliyorlardı. Ayağa kalktı. Masanın üzerindeki kitabı yeniden eline aldı. Kapağını açmadı. Çünkü bu kez geçmişi okumaya değil, yazmaya niyeti vardı. Kütüphanenin ağır kapısına doğru yürüdü. Adımları eskisi kadar yankılanmıyordu. Döşemeler inlemiyordu. Kapıyı araladığında dışarıdan serin bir hava içeri süzüldü. Deniz kokmuyordu. Sadece gece vardı. Ve ilk defa, gece ona karanlık görünmedi. Bazı insanlar denizde boğulmaz. Bazıları hatıralarında boğulur. Ama çok azı, bir gün yüzeye çıkmayı seçer. Aloric Rune Grey o gece kurtulmadı. Kurtulmak bir anda olmazdı zaten. Ama ilk kez yüzünü suyun üstüne çevirdi.

Bütün gece öyle denize bakıp durdu Aloric… Tüm olanları tekrar tekrar düşündü, sonunda derin bir uykuya daldı. Sabah kapıyı açtığında içindeki boşluk artık bir uçurum değildi. Gece boyunca yaşananlar bir mucizeye dönüşmemişti. Deniz silinmemişti. Anılar dağılmamıştı. Sadece yer değiştirmişlerdi. Artık göğsünün tam ortasında değil, arkasında duruyorlardı. Mahzene yeniden indi. Aynalar donuktu. Yüzeyleri sıradan cam gibi görünüyordu. Elini en büyük aynaya koydu. Soğuktu ama nabız atmıyordu. İçeride kimse yoktu. Ne çocuk hali, ne gemi, ne sis. “Demek ki mesele seni kırmak değildi,” dedi alçak sesle. “Beni durdurmaktı.” Cevap gelmedi. Gelmemesi gerekiyordu.

Fok derisi defteri açtı. Sayfalar artık kendi kendine hareket etmiyordu. İçindeki denemeler, başarısızlıklar, zamana müdahale girişimleri… Hepsi bir takıntının kaydıydı. Ailesini geri getirme arzusu değil; o geceyi iptal etme saplantısı. Kalemi eline aldı. Uzun süre yazmadı. Sonra tek bir satır ekledi:

“Kaybı düzeltmeye çalıştıkça, kaybın içinde kaldım.”

Defteri bırakıp yukarı çıktığında Vesper rafların arasında dolaşıyordu. Kütüphane ilk kez yaşayan bir organizma gibi değil, sadece bir bina gibi hissediliyordu. Taş, ahşap, kâğıt. Bu sıradanlık rahatlatıcıydı. Aloric ana salona geldi. Deniz pencereden görünüyordu. Dalga vardı. Hareket vardı. Ama felaket çağrışımı yoktu. Bir şey fark etti. Yıllardır denize bakarken aslında suyu görmüyordu. O anı görüyordu. O geceyi. O kopuşu. Bu yüzdendi bütün bu yaşananlar. Şimdi ise sadece su vardı. Bu bir iyileşme değildi. Bu bir kararın başlangıcıydı. Mahzen kapısını kilitlemedi. Aynaları örtmedi. Defteri saklamadı. Kaçmak da bir tekrar biçimiydi. O tekrar etmeyecekti. Masasına oturdu. Önündeki boş kâğıdı çekti. Bu kez geçmişi değil, bugünü yazacaktı. Zamanı bükmeye çalışmayacak, onu olduğu gibi kabul edecekti.

Kendi kendine mırıldandı: “Deniz almadı. Ben bıraktım.”

Bu cümle suç değil, kabullenişti. Kapı çaldı. Gerçek bir ses. Tokmağın metal titreşimi. Üç kez. Bu defa korku gelmedi. Aloric ayağa kalktı. Kapıya yürüdü. Açtı. Eşik hâlâ oradaydı. Ama artık onu içine çekmiyordu. Dışarı adım attı. Ve ilk kez geçmişin içinde değil, günün içinde durdu. Bütün bu yaşananların kâbus olmasını tercih ederdi Aloric, ama değildi anlamıştı bunu. Anlamış ve kabullenmiş. Diye bitirdi satırlarını Adrian Keller. Mürekkep kurumaya yüz tutarken Adrian kalemi yavaşça bıraktı. Pencerenin önündeki deniz, kâğıtta yazdıklarından habersizmiş gibi sakindi. Aloric Rune Grey. İsmi dudaklarının arasında sessizce dolaştırdı. Bu bir karakterdi. Ama sadece bir karakter değildi.

Adrian arkasına yaslandı. Yazdığı son bölümü zihninde tekrar etti: kütüphane, mahzen, aynalar, deniz, affediş… Hepsi bir kurgu gibi görünüyordu. Fakat hiçbir sahne uydurma değildi. Sadece isimler yer değiştirmişti. Aloric’in yaşadığı her şey, Adrian’ın kendi hayatının başka bir dille anlatımıydı.

Deniz gerçekten vardı. 17 Aralık gerçekten vardı. Kaybolan bir aile gerçekten vardı. Ama Adrian bunu doğrudan yazamazdı. Çünkü gerçeği çıplak haliyle yazmak, onu yeniden yaşamak demekti. Bu yüzden bir kütüphane inşa etti. Taştan, gölgelerden ve aynalardan. Kendine başka bir isim verdi. Aloric Rune Grey. Bir insan bazen hayatta kalmak için kendine yeni bir hikâye icat ederdi. Oda öyle yaptı. Adrian ayağa kalktı. Çalışma masasının yanındaki küçük sandığı açtı. İçinden eski, tuz kokan bir pusula çıkardı. Paslanmıştı. İbre titriyordu. Bunu yıllardır saklıyordu. Tıpkı Aloric’in defteri sakladığı gibi. Masaya geri oturdu ve yeni bir sayfa açtı.

“Aloric denize bakmayı öğrendi, diye yazdı.

“Adrian ise denize bakmadan yaşamayı.”

Bir süre durdu. Gerçeği kabul etmek ile gerçeği yazmak arasında ince bir çizgi vardı. Aloric aynalarla yüzleşmişti. Adrian ise kelimelerle yüzleşiyordu.

Kalemi tekrar eline aldı.

“Aloric kütüphanede kaldı. Çünkü bazı insanlar acılarını mekânlara bağlar. Adrian ise yürüdü. Çünkü bazıları aynı şehirde nefes alamaz.” Cümleyi yazdıktan sonra gözleri dolmadı. Bu ilerlemeydi.


O gece gerçekten bir gemi batmıştı.
Gerçekten bir çocuk sudan çıkarılmıştı. Gerçekten bir isim değişmişti. Ama Adrian artık şunu biliyordu: Kurtulmak geçmişi silmek değildir. Kurtulmak, geçmişi başka bir anlatıya dönüştürebilmektir. Aloric onun içindeki yasın diliydi. Adrian ise yaşayan tarafı. Defteri kapatmadı. Bu bir son değildi. Yeni bir başlık attı: Denizden Sonra.”

 

NOT: BU HİKAYE KOR DERGİ YAZARLARI TARAFINDAN ORTAKLAŞA YAZILMIŞTIR.

KATILIMCILAR:

HOUDA SAHEL

SEHER BARAN

BÜŞRA AKEL

BÜŞRA YILDIZ

FİKİR - EDEBİYAT - KÜLTÜR - SANAT "EDEBİYATA KOR DÜŞTÜ."
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.