11 Haziran 2026, 21:11:02
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Afyon 26°C
Hafif Yağmurlu
Afyon
26°C
Hafif Yağmurlu
Cum 27°C
Cts 20°C
Paz 20°C
Pts 25°C

SARI IŞIKLI DÜKKÂN

SARI IŞIKLI DÜKKÂN
11 Haziran 2026 16:07 | Son Güncellenme: 11 Haziran 2026 17:10
60
A+
A-

 

      Kasabanın en eski saatçisi, dükkânının kapısını her sabah tam yedide açardı. Ne bir dakika erken ne bir dakika geç. Sokağın henüz tam uyanmadığı saatlerdi bunlar. Gökyüzü griyle mavi arasında kararsız durur, kaldırımlar gece boyunca biriken nemi ağır ağır bırakırdı. Fırından çıkan sıcak ekmek kokusu, sokak boyunca yayılırken Hasan Efendi ceketinin cebinden küçük pirinç anahtarı çıkarır, dükkânın paslı kilidini sessizce çevirirdi.

 

      Kapıyı açar açmaz içeride aynı dünya karşılardı onu: eski ahşap raflar, cam fanusların altında duran köstekli saatler, duvar boyunca dizilmiş sarkaçlar… Ve birbirine karışan yüzlerce zaman sesi… Tik tak. Tik tak. Tik tak. İnsan, bazen bir sesin içinde yaşlandığını fark etmiyordu.

     Hasan Efendi dükkâna girince önce pencereleri aralardı. Sonra elindeki bezle camları siler, durmuş saatleri tek tek kurardı. Parmakları eskisi gibi çevik değildi ama hâlâ dikkatliydi. Sanki her saatin içinde kırılabilecek başka bir hayat varmış gibi davranırdı onlara.

     Kasabada herkes onu tanırdı ama kimse tam olarak bilmezdi. Çünkü bazı insanlar konuşarak değil, eksilerek anlatıyordu kendini. Hasan Efendi de öyleydi. Ne ailesinden söz ederdi ne geçmişinden. Dükkânına gelenler ise yalnızca saat bırakmazlardı; iç sıkıntılarını, yarım kalmış hikâyelerini, sessizliklerini de bırakırlardı. Hasan Efendi de gözlüğünün ardından kısa kısa bakar, dinlerdi.

     Bir sonbahar günü dükkânın kapısı yavaşça açıldı. İçeri on iki yaşlarında bir çocuk girdi. Üzerindeki okul formasının dirsekleri eskimişti. Elinde sıkıca tuttuğu köstekli saate bakıyordu sürekli.

“Bu çalışmıyor,” dedi.

Hasan Efendi saati eline aldı. Kapağındaki işlemeler silinmişti. Zinciri pas tutmuştu biraz. Camı çatlamıştı.

“Kimin bu?”

“Dedemin.”

Çocuk bunu söylerken gözlerini kaçırdı. Hasan Efendi anlamıştı. Bazı eşyalar insana, kaybettiği birinin son sesi gibi gelirdi.

   Dükkânın içi loştu o gün. Dışarıda ince bir yağmur başlamıştı. Camda biriken damlalar sokaktaki insanları eğip büküyordu. Çocuk raflardaki saatleri incelerken duvardaki büyük sarkacın sesi bütün dükkânı dolduruyordu.

“Hepsi neden farklı gösteriyor?” diye sordu çocuk.

Hasan Efendi hafifçe gülümsedi.

“Çünkü herkes zamanı başka türlü yaşar evlat.” Çocuk cevap vermedi. Ama o cümle dükkânın içinde asılı kaldı bir süre. Sonra Hasan Efendi küçük tornavidasını çıkarıp saatin kapağını açtı. İçeride durmuş çarklar vardı. Birikmiş tozlar,eskimiş yaylar… “Bazı şeyler,” dedi yavaşça, “tamamen bozulmaz. Yalnızca uzun süre ihmal edilir.”

    O sırada dışarıdan rüzgâr sesi geldi. Pencerenin kenarında asılı duran eski takvim hafifçe sallandı. Çocuk o an dükkânın dünyadan biraz ayrı bir yerde olduğunu düşündü. Sanki dışarıdaki hayat hızlı akıyordu da burada zaman yorulmuştu.

    Sonraki gün çocuk yine geldi. Sonra bir daha. Okul çıkışlarında dükkâna uğruyor, saatlerin içini izliyordu. Hasan Efendi ona eski yayları gösteriyor, durmuş çarkların nasıl çalıştığını anlatıyordu. Bir gün, raftan eski bir kitabı indirirken arasından sararmış bir kâğıt düştü. Üzerinde bir dize yazıyordu. Hasan Efendi hemen alıp cebine koymak istedi ama çocuk görmüştü bile.

“Kim yazdı bunu?”

Hasan Efendi kısa bir sessizlikten sonra cevap verdi.

“Cahit Zarifoğlu.”

Çocuk kâğıttaki cümleyi tekrar okudu:

“İnsanın acısını insan alır.”

Dükkân bir anda daha sessiz oldu sanki. Çünkü bazı cümleler söylenince insanın içine oturuyordu.

       Kış yaklaşırken Hasan Efendi daha çok öksürmeye başladı. Çayı daha çabuk soğuyor, elleri bazen saat parçalarını tutarken titriyordu. Ama yine de her sabah dükkânı açıyordu. Çünkü insan bazı alışkanlıkları bırakınca tamamen dağılacağından korkuyordu belki. Bir akşam çocuk, dükkâna geldiğinde Hasan Efendi camın önünde durmuş dışarıyı izliyordu. Sokak lambaları yeni yanmıştı. Islak taş yollar sarı ışıkla parlıyordu. “Neye bakıyorsun?” diye sordu çocuk. Hasan Efendi cevap vermeden bir süre sustu. “İnsan,” dedi sonra, “en çok geçen şeyleri izliyor galiba.” Çocuk bunu anlamadı önce.

Hasan Efendi devam etti:

“Gençlik geçiyor. İnsanlar geçiyor. Zaman geçiyor. Ama insan en çok kendisinin geçişine şaşırıyor.” O sırada dükkânın içindeki eski radyodan cızırtılı bir müzik yükseldi. Akşamın içinde yorgun bir ses dolaşıyordu. Çocuk ilk kez Hasan Efendi’nin çok yalnız biri olduğunu düşündü. Bir başka gün çocuk yine sordu:

“Sen hiç sıkılmıyor musun burada?”

Hasan Efendi güldü bu kez. “İnsan aynı şeyi yapmaktan değil,” dedi,

“kendini kaybetmekten sıkılır. ” Sonra raflardan ince bir kitap çekti. Sayfaları sararmıştı. İçinden bir cümle okudu:

“Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk, hiçbir yere gitmiyor.” Edip Cansever

Çocuk o cümleyi uzun süre düşündü. Çünkü bazen insan büyüse bile içinde eksilmeyen bir taraf kalıyordu.

    Kış tam geldiğinde Hasan Efendi’nin dükkânı bir sabah açılmadı. Kasaba bunu hemen fark etti. Çünkü bazı insanların yokluğu, bir saatin durması gibi hissediliyordu. Sessizlik hemen büyüyordu.

    Çocuk öğlene kadar kapının önünde bekledi. Sonra yan dükkândaki terzi geldi, “Gece hastaneye kaldırmışlar,” dedi sessizce. O gün yağmur yağıyordu yine. Sokak lambaları gündüzden yanmıştı. Gökyüzü kurşuni bir ağırlık gibi çökmüştü şehrin üstüne. Çocuk cebindeki köstekli saati çıkardı. Hasan Efendi haftalar önce tamir etmişti onu. Saat hâlâ çalışıyordu.

Tik tak. Tik tak. Tik tak.

    İnsan o an anlıyor bazen: Bazı insanlar öldükten sonra bile geride bir düzen bırakıyor. Bir ses. Bir alışkanlık. Dünyanın tamamen dağılmasını engelleyen küçük bir devam hissi. Yıllar geçti. Çocuk büyüdü. Başka şehirlere gitti. Kalabalık caddelerde yürüdü, büyük binaların arasında kayboldu. Ama ne zaman eski bir saat sesi duysa, sarı ışıklı küçük bir dükkân geliyordu aklına.

    Ve her seferinde aynı şeyi düşünüyordu: İnsan, bazen bütün ömrünü zamanı anlamaya çalışarak geçiriyor ama sonunda anlıyor ki asıl mesele zaman değil. Asıl mesele, geçip giderken içinde neyi koruyabildiğin.

    İnsan bütün ömrünü zamanı durdurmaya çalışarak geçiriyor belki. Saatler kuruyor, takvimler değiştiriyor, anıları saklıyor, eski seslere tutunuyor. Oysa zaman hiçbir şeyi yanında götürmüyor aslında, yalnızca insanın içindeki fazlalıkları yavaşça ayıklıyor. Geriye ne kalıyorsa insan biraz ona dönüşüyor.

    Belki de hayat dediğimiz şey, geçip giden yılların değil; o yılların içimizde bıraktığı tortunun adı. Çünkü bazı insanlar bir ömür yaşayıp hiçbir iz bırakmadan siliniyor dünyadan; bazılarıysa yalnızca bir cümleyle, bir bakışla, bir alışkanlıkla yıllarca yaşamaya devam ediyor başkalarının içinde.

    Ve insan sonunda şunu anlıyor: Zaman, herkesi aynı hızla yaşlandırmıyor. Kimi insanlar yılların içinden geçiyor, kimi insanlar yılların içinde kayboluyor. Asıl mesele de belki burada başlıyor, hayatın içinden geçerken ruhunda küçük de olsa bir ışığı söndürmeden kalabilmekte.

                                                                           

 

ETİKETLER: , ,
Kelimeleri bir sığınak gibi değil, bir arayış gibi kullanıyorum. Hayatın görünmeyen tarafına eğilmeyi seçiyor, insan ruhunun kırılganlığını çocukluğun saflığıyla aynı yerde buluşturmaya çalışıyorum. Zamanın içinden süzülen küçük anları anlamlandırmak, benim için yazmanın en dürüst hâli. Yazmak benim için bir varış noktası değil; kendime doğru uzanan bir yolculuk. Sessizlikleri dinliyor, boşlukları önemsiyorum. Çünkü en derin anlamların çoğunun, söylenmeyenlerin içinde saklı olduğuna inanıyorum.
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.