BAŞKASININ SAATİNDE
Bir kafede, karşımdaki boş sandalyeye bakarak geçirdiğim yarım saati hatırlıyorum. Çay önce içilecek kadar sıcaktı, sonra unutulacak kadar soğudu. Garson birkaç kez masaya baktı; ben her kapı sesinde başımı kaldırdım. Beklediğim kişi sonunda geldi ve “Trafik vardı,” dedi. Belki gerçekten vardı. Yine de o yarım saat, açıklamanın içine sığmadı. Çünkü insan beklerken yalnızca dakikalarını değil, kendisine verilen değeri de sayıyor.
Bekleyişin garipliği, görünürde hiçbir şey olmamasıdır. Bir kapı açılmaz, telefon çalmaz, sıra numarası ilerlemez. Fakat insanın içinde küçük bir aşınma başlar. Önce mazeretler buluruz: Yoldadır, işi uzamıştır, mutlaka haber verecektir. Sonra gözümüz saate daha sık gider. En sonunda beklediğimiz şey bir insan olmaktan çıkar; önemsendiğimize dair bir işarete dönüşür.
Zamanın herkes için aynı hızda aktığını söyleriz. Oysa ona biçilen değer eşit değildir. Bir müdür toplantıya geç kaldığında yoğun kabul edilir; çalışan geç kaldığında sorumsuz. Bir doktorun kapısında saatlerce oturmak olağandır; hastanın birkaç dakika gecikmesi randevusunu yakabilir. Güç, bazen yüksek sesle emir vermek değil, başkalarının zamanını açıklama yapmadan kullanabilmektir. Kimin kimi ne kadar bekletebildiğine bakınca hayatın görünmez sıralaması belirir.
Ama her bekleyiş incitmez. Bir anne okul kapısında çocuğunu, bir dost gece yarısı gelecek otobüsü, seven biri uzun bir yolun bitmesini bekler. Gönüllü bekleyişte başka bir şey vardır. Orada zaman çalınmaz, sunulur. İnsan sevdiği için birkaç dakikasını değil, sabrını da masaya bırakır. Beklemenin ağırlığını belirleyen süre değil, seçimdir belki. “Burada kalmak istiyorum.” ile “Burada kalmaya mecburum.” arasındaki ince çizgi…
Bugün birbirimizi yalnız kapılarda ve masalarda bekletmiyoruz. Cevapsız bırakılmış bir mesajın küçük ekranında da bekliyoruz. Karşı tarafın çevrim içi oluşunu görüp sessizliğine anlam vermeye çalışıyoruz. Teknoloji zamanı hızlandırdı, ama belirsizliği ortadan kaldırmadı. Aksine, birinin ulaşılabilir olduğunu bilmek, bazen yokluğunu daha keskin kılıyor.
Ben artık geç kalmayı yalnızca kötü bir alışkanlık sayamıyorum. Çünkü her gecikmenin öteki ucunda, benim için hayatından bir parça ayırmış biri var. Belki nezaket tam da budur: Başkasının saatini kendi saatimiz kadar gerçek kabul etmek. Varacağımız yere zamanında ulaşamasak bile, en azından bir haberle onun bekleyişini sahipsiz bırakmamak. Zaman geri dönmüyor; fakat ona gösterilen özen, insanın içinde uzun süre kalıyor.