KAPIYA BAKAN ÇOCUKLAR
Yetimhaneden ayrılmama birkaç ay kalmıştı. Bunu ilk öğrendiğimde ne hissettiğimi tam olarak anlayamamıştım. Sevinmem gerektiğini düşünüyordum belki, sonuçta büyümüştüm. Artık çocukluğumun geçtiği bu binadan ayrılacak, kendi hayatımı kuracağım yeni bir döneme girecektim. Ama insan yıllarını geçirdiği bir yerden ayrılmaya yaklaşınca oraya bambaşka gözlerle bakmaya başlıyor.
O gün odamda uzun süre oturdum. Yatağıma, dolabımın içindeki birkaç parça kıyafete, pencerenin kenarında duran eski kitaba baktım. Bir insanın geçmişi bazen birkaç küçük eşyaya sığabiliyordu.
Ben bu binaya ilk geldiğimde çok küçüktüm. Elimde küçük bir çanta vardı, içinde birkaç kıyafet ve bana ait olduğunu bildiğim birkaç eşya… O gün neyi kaybettiğimi tam olarak bilmiyordum. Çocukken bazı şeylerin adını koyamıyorsunuz. Bir aileyi mi kaybetmiştim, bir evi mi, yoksa sadece ait olduğum bir yeri mi? Bilmiyordum. Hatırladığım tek şey, her şeyin bana ne kadar yabancı geldiğiydi. Duvarlar yabancıydı, oda yabancıydı, yanımdaki çocukların yüzleri yabancıydı. Gece olduğunda yorganın altında sessizce ağladığımı hatırlıyorum, kimsenin duymasını istemiyordum. Belki de o zamanlar en çok korktuğum şey ağlamak değil geldiğimi kimsenin fark etmemesiydi.
Ertesi gün yanıma benden büyük bir çocuk geldi. Adı Emre’ydi. Elindeki oyuncağı bana uzatıp “İstersen bununla oynayabilirsin,” dedi. Sonra birkaç saniye bekleyip ekledi: “Burada yalnız kalmazsın.” O zaman bu cümlenin yıllar sonra bile aklımda kalacağını bilmiyordum. Bazı sözler kısa olur ama insanın içinde uzun süre yaşar.
İlk zamanlar en çok isimleri öğrenmeye çalıştım. Kim hangi yemeği sevmezdi? Kim gece uyurken ışığın tamamen kapanmasını istemezdi? Kim yağmur yağdığında pencerenin önüne otururdu? Zamanla birbirimizin küçük ayrıntılarını öğrendik çünkü burada herkesin bir hikâyesi vardı. Kiminin annesi yoktu, kiminin babası, kiminin ise hayatta olan ama yanında olmayan bir ailesi vardı. Bazılarımız ailelerini hatırlıyor, bazılarımız ise hiç tanımıyordu. Fakat çocukken insan kaybettiği şeyin ne olduğunu her zaman tam olarak bilemiyor, sadece içinde bir boşluk taşıyor. Biz de o boşluklarla birlikte büyüdük.
Emre, burada uzun zamandır kalan çocuklardan biriydi. Ben geldiğimde birçok şeyi çoktan çözmüştü; hangi saatte yemek yenirdi, hangi odada kim kalırdı, yeni gelen çocuklar ilk günlerde neden sessiz olurdu… Bazen onu izlerdim; küçük çocuklardan biri ağladığında yanına gider, biri korktuğunda onunla konuşurdu. Birinin doğum günü yaklaşınca herkesten önce o hatırlardı. O zamanlar onun sadece benden büyük bir çocuk olduğunu düşünürdüm. Yıllar sonra anladım ki o da aslında hâlâ bir çocuktu, sadece kendisine verilen sevgiyi başkalarına vermeyi öğrenmişti.
Ben de zamanla aynı şeyi yapmaya başladım. Yeni gelen çocukların yanına otururdum çünkü ne hissettiklerini çok iyi biliyordum. Elindeki çantayı bırakmak istemeyen çocukları, ilk gece yatağında sessizce ağlayanları, kapı her açıldığında bir an başını kaldırıp sonra tekrar önüne eğenleri… Bazen onlara hiçbir şey söylemezdim. Sadece yanlarında otururdum çünkü benim de ilk geldiğim gün en çok ihtiyaç duyduğum şey buydu.
Yetimhanede zaman garip ilerlerdi. Bazı günler çok uzun gelirdi, özellikle de bir haber beklediğimiz o günler… Bazı günler ise nasıl geçtiğini hiç anlamazdık. Sabah aynı saatte kalkar, aynı masalarda yemek yer, aynı koridorlardan geçerdik. Dışarıdan bakıldığında birbirinin kopyası günlerdi belki ama bizim için her günün içinde kendine has küçük bir hikâye vardı. Biri ilk kez bisiklete binmeyi öğrenir, biri okulda aldığı iyi bir notu göstermek için sabırsızlanır, biri hafta sonu yapılacak etkinliği günler öncesinden beklerdi. Çocuklar küçük şeylerle mutlu olmayı çok iyi bilirdi. Belki de burada büyüyen çocukların en güzel yanı buydu: Kaybettikleri şeylere rağmen sevinmeyi hiç unutmamışlardı.
Ayşe’yi ilk tanıdığımda pek konuşkan bir çocuk değildi, sessizdi. Ama sessiz insanların da kendilerine ait derin bir dünyası olur. Ayşe’nin dünyasında hep bir kapı vardı. Ne zaman koridordan bir ayak sesi gelse başını kaldırır, ne zaman dış kapı açılsa birkaç saniye olduğu yerde öylece dururdu. Belki birini bekliyor, belki de sadece bir gün birinin gelip onu aramasını hayal ediyordu. Kimse ona bunu sormazdı çünkü hepimiz bazı bekleyişlerin ne kadar kişisel olduğunu bilirdik.
Bir gün bahçede otururken bana annesinden bahsetti. Çok küçük olduğu için annesiyle ilgili fazla bir şey hatırlamıyordu, bana anlattıkları sadece birkaç küçük ayrıntıdan ibaretti; bir koku, bir ses, bir el… Bazen çocukların hafızasında insanlar böyle kalırdı; büyük olaylarla değil silinmeyen küçük ayrıntılarla. Ayşe bir süre sustuktan sonra bana, “Beni görse tanır mıydı?” diye sordu. Ne diyeceğimi bilemedim. Bazı soruların cevabını bilmek mümkün değildi, sadece yanında oturabildim. O da başka bir şey sormadı.
Ayşe aslında sadece bekleyen bir çocuk olarak kalmadı. Kendisinden küçük çocuklarla hep yakından ilgilenirdi. Yeni gelenlerin saçlarını tarar, onlara odalarını gösterir, ilk günlerinde yanlarından hiç ayrılmazdı. Bir gün ona neden böyle yaptığını sorduğumda omuzlarını kaldırıp “Biri bana da yapmıştı,” dedi. Kimin yaptığını sormadım çünkü biliyordum, bazı iyiliklerin tek bir sahibi olmazdı. Bazen bir insandan aldığınız şeyi, yıllar sonra başka birine verirdiniz.
Yetimhanede doğum günleri hepimizin en çok beklediği günlerdendi. Herkes için ayrı ayrı kutlama yapılmazdı; ayın belli bir günü belirlenir, o ay doğan bütün çocuklar için ortaya koca bir pasta gelirdi. Masanın etrafında toplanırdık, mumlar yanardı. Sırayla o ay doğan her çocuğun adı tek tek okunur, birkaç saniyeliğine şarkı sadece onun için söylenir ve herkes sırası gelen çocuğun gözlerinin içine bakardı. Belki de en çok sevdiğimiz şey buydu: Ortak bir pastanın etrafında bile olsa o birkaç dakikalığına dünyanın merkezinde kendi adını duymak, birinin hayatındaki en önemli kişi olduğunu hissetmek…
Ben küçükken doğum günümün olduğu o ay yaklaştığında günleri sayardım. Büyük hediyeler beklemezdik, pastadaki o kalabalığın içinde birinin sevdiğimiz bir ayrıntıyı özellikle hatırlaması yeterdi. Bir çikolatanın sadece bize ayrılması, birinin kulağımıza eğilip “Bunu sen seversin,” demesi… Bunlar çocukken çok büyük şeylerdi. Yine öyle toplu bir kutlamada pasta kesilirken Ayşe’yi izliyordum. Herkes gülüyor, o ay doğan diğer çocuklarla birlikte o da gülümsüyordu ama mumları üfler üflemez gözü gayriihtiyari kapıya kaydı. Çok kısa sürdü, belki o kalabalıkta kimse fark etmedi ama ben fark ettim. Çünkü ben de bir zamanlar tam olarak aynı şeyi yapmıştım.
Zaman geçtikçe burada büyüyen çocuklar değişti; bazıları geldi, bazıları gitti. Bazılarının dolabındaki kıyafetler toplandı, bazılarının yatağı boş kaldı. İlk zamanlar birinin gitmesine alışamazdım çünkü bir çocuğun gitmesi sadece bir kişinin ayrılması demek değildi. Odanın sesi değişir, masadaki yer boşalır, birinin anlattığı hikâyeler eksilirdi.
Bir gün Emre’nin gideceğini öğrendik. Emre uzun zamandır bir ailesinin olmasını, kendi odasının bulunmasını, sabah uyandığında kendisini bekleyen insanların olduğu bir eve gitmeyi bekliyordu. Eşyalarını toplarken hepimiz yanındaydık; kitaplarını yerleştirdik, oyuncaklarını çantasına koyduk. Gitme vakti geldiğinde herkes ona sarıldı. Hepimiz çok mutluyduk çünkü Emre’nin beklediği şey sonunda gerçekleşmişti. Ama o gece odasına baktığımızda gördüğümüz o boş yatakla birlikte kimse bir şey söylemedi, sadece biraz daha sessizdik.
Emre’nin gidişinden sonra da uzun süre onun boş kalan odasına baktım. Bazı insanlar gittikten sonra geride büyük izler bırakmazdı; bir fotoğraf, birkaç eşya ya da bir not… Ama bazı insanlar kendilerinden çok daha büyük bir iz bırakırdı. Emre de öyleydi. O gittikten sonra yeni gelen çocukların yanına oturan kişi çoğu zaman ben olmaya başladım. Bunu ilk ne zaman yaptığımı bile hatırlamıyorum. Bir gün baktım kapının önünde bekleyen küçük bir çocuğun yanına oturuyorum, bir gün baktım ağlayan bir çocuğun sevdiği oyuncağı bulmaya çalışıyorum, bir gün baktım yıllar önce bana söylenen o cümleyi ben başka birine fısıldıyorum: “Burada yalnız kalmazsın.”
Ali geldiğinde ben artık iyice büyümüştüm. Benden küçüktü ve ilk gün elindeki küçük çantayı bir an bile yere bırakmıyordu. Sanki onu bıraktığı anda sahip olduğu son şey de kaybolup gidecekmiş gibi sımsıkı tutuyordu. Yanına gidip çantayı yere bırakabileceğini söylediğimde yüzüme baktı: “Kaybolmaz değil mi?” dedi. Önce neyi kastettiğini anlamadım, sonra çantaya değil etrafına baktığını fark ettim. Belki de hayatında ilk defa bir yerin ona ait olmasını istiyordu. “Kaybolmaz,” dedim, “burası senin de yerin.”
Ali zamanla alıştı. Önce yemekhanede bizimle oturmaya, sonra bahçede oynamaya, ardından diğer çocuklarla ufak tefek kavgalar etmeye bile başladı. Buna hepimiz çok seviniyorduk çünkü bir çocuğun buraya ait olduğunu anlamanın en belirgin yollarından biri de buydu; artık sessizce bir kenarda durmuyor, kendi sesini bulmaya başlıyordu.
Bazen o küçük çocuklara bakarken kendimi hatırlardım: İlk geldiğim günü, kapıya baktığım o anları, kimsenin fark etmediği korkularımı… Ama zaman geçtikçe bazı şeyler değişmişti. Eskiden kapının açılmasını bekleyen o çocukken şimdi kapıdan içeri girenlerin yanında durmaya çalışıyordum. Yıllar içinde pek çok çocuk tanıdım. Bazılarının hayalleri çok büyüktü; doktor ya da öğretmen olmak, kendi dükkânını açmak isteyenler vardı. Bazılarının hayalleri ise çok daha basitti; kendi odasının olması, birinin her sabah ona “günaydın” demesi ya da akşam eve geldiğinde kapıyı açan birini bulmak… Hayaller farklıydı ama hepsinin özünde aynı arzu yatıyordu: Bir yere ait olmak.
Ben uzun süre kendi geleceğimi düşünmedim, belki de düşünmek istemedim. Çünkü burada zaman biraz farklı ilerlerdi. Bir gün küçüktünüz, bir gün yeni gelen çocukların elinden tutuyordunuz; sonra bir gün ansızın size de gitme vaktinizin geldiği söyleniyordu. Benim de o günüm gelip çatmıştı. Ayrılacağım söylendiğinde herkes farklı tepkiler verdi. Bazıları “Ne güzel, artık kendi hayatın olacak,” dedi. Haklıydılar belki ama kimse insanın alıştığı bir yerden ayrılmasının ne kadar zor olduğunu bilmiyordu. İnsan sadece iyi şeylere alışmazdı çünkü; seslere, kokulara, aynı masayı paylaştığı insanlara, koridorda her gün karşılaştığı yüzlere de alışırdı. Ben yıllarca bu binada büyümüştüm. Burada ilk kez ağlamış, ilk kez arkadaş edinmiş, ilk kez birinin benim için gerçekten endişelendiğini görmüştüm. Şimdi ise buradan ayrılma sırası bendeydi.
O gece uzun süre uyuyamadım. Odanın içindeki bütün sesleri tek tek dinledim: Birinin yatağında dönüp duruşunu, koridordan gelen tanıdık ayak seslerini, uzaktan uzağa fısıldaşan çocukları… Belki de ilk defa, daha önce hiç fark etmediğim kadar dikkatle dinledim her şeyi. İnsan bazen bir şeyin değerini ancak onu kaybetmeye yaklaştığında anlıyordu.
Ayrılacağım sabah her zamankinden erken uyandım. Bir süre yataktan kalkmadan öylece tavana baktım. Çocukken erken uyanmayı hiç sevmezdim. Ama gözlerimi açtığım anda içimi kaplayan bir telaş olurdu; arkadaşlarımı görmek, bahçeye çıkmak, yeni başlayan günün içinde olmak isterdim. O gün ise sabahın biraz daha geç gelmesini istedim çünkü insan bazı günlerin hiç bitmemesini istiyor.
Yataktan kalkıp dolabımı açtım, birkaç parça kıyafetimi çantama koydum. Sonra yıllardır sakladığım o küçük kutuyu aldım. İçinde maddi değeri olan şeyler yoktu ama benim için paha biçilemezdi: İlk geldiğim gün yanımda getirdiğim küçük oyuncak, bir doğum günümde aldığım kutlama kartı, arkadaşlarımın benim için yazdığı birkaç küçük not… Bazen insan bir yere ait olduğunu büyük şeylerle değil bu küçük hatıralarla anlıyordu.
Tam çıkacakken kapı çalındı. Gelen Ali’ydi. Elinde ikiye katlanmış bir kâğıt tutuyordu. “Bunu sana yaptım,” diyerek uzattı. Kâğıdı açtığımda çocukça harflerle yazılmış iki kelime gördüm: “Bizi unutma.” Bir süre kâğıda baktım, sonra Ali’ye sarıldım. Ona “Unutmam,” dedim ama içimden bambaşka bir his geçiyordu. Aslında ortada unutulacak bir şey yoktu çünkü bazı insanlar ve anılar hayatımızdan çıksa bile daima bizim bir parçamız olarak kalırdı.
Kapıdan çıkmadan önce son kez koridora baktım. Yıllardır adımladığım o aynı koridordu fakat ben artık o eski çocuk değildim. Bir zamanlar o koridorun başında elinde küçük çantasıyla korkarak bekleyen çocuk, şimdi başka bir çocuğun elinden tutup ona cesaret vermiş biri olarak ayrılıyordu. Hayat belki de tam olarak böyle ilerliyordu: Birinin sana verdiğini, yıllar sonra sen de başka birine devrediyordun.
Dışarı çıktığımda arkamda koca bir bina kaldı. Ama o benim için sadece bir bina değildi; içinde bütün çocukluğum, ilk korkularım, ilk dostluklarım ve birinin beni gerçekten beklediğini hissettiğim o ilk anlar saklıydı. Ve belki de en önemlisi, bir çocuğun başka bir çocuğa “Yalnız değilsin,” diyebilmesinin ne demek olduğunu öğrendiğim yerdi.