SİYAH MAKİNE BEYAZ DUA
“Bir evin en sessiz duası, bazen dikiş makinesinden yükselen iğne sesidir.”
Bazı eşyalar kullanılmadıkları hâlde evden hiç gitmezler. Kimse onlara dokunmaz, kimse yerini değiştirmez. Ama evin bir köşesinde sessizce beklerler. Sanki bir gün yeniden konuşacakları zamanı bilir gibi…
Bizim evde de öyleydi. Çocukluğumdan beri aynı köşede duran siyah bir dikiş makinesi vardı. Üzerine her zaman beyaz bir örtü örtülürdü. Tozu alınırdı ama pek kullanılmazdı artık. Ben ise her ne zaman o örtüyü kaldırsam önce demirin soğukluğunu hisseder, sonra yıllar öncesinden tanıdığım o sesi duyardım. Oysa makine susuyordu. Konuşan, hafızamdı.
Çocukken gecenin neden bu kadar sessiz olduğunu hiç düşünmezdim. Sonra, o sessizliğin içinde düzenli aralıklarla yükselen bir ses olurdu.
Tak… tak… tak…
Annem ayağını pedala usulca basar, ev halkını uyandırmamak için lambayı bile kısık yakardı. Ben odama kadar gelen o sesi ninni gibi dinlerdim. Meğer o ses, uykumun değil geleceğimin sesiymiş.
O zamanlar annemin neden bu kadar çok diktiğini anlayamazdım. Komşunun eteğini daraltır, bir başkasının perde paçasını yapar, bayram öncesi çocuklara elbiseler dikerdi. Arada bana da küçük kumaş parçalarından bebek elbiseleri hazırlardı. Ben onları oyun sanırdım. Annem ise her ilmeğe biraz daha umut ekliyormuş.
Yıllar sonra fark ettim ki o dikiş makinesi yalnızca kumaşları birbirine eklememiş, evimizin dağılmasına da izin vermemiş. Bir faturayı, bir okul defterini, bayram sabahı giydiğimiz yeni kıyafetleri, sofradaki ekmeği de sessizce birbirine dikmiş.
Belki bu yüzden bugün o makineye baktığımda paslanmış bir demir görmüyorum. Annemin yorgun ellerini görüyorum. Parmak uçlarına batan iğneleri, gece yarılarına kadar açık kalan gözlerini, kimse duymasın diye bastırdığı iç çekişlerini…
Şimdi nerede bir dikiş makinesi sesi duysam kendimi yine o çocukluk odasının güvenli sessizliğinde buluyorum. Kumaşlar çoktan eskidiler, renkleri soldu. Ama annemin o gece yarıları usulca bastığı pedal sesi, hâlâ içimde bir yerlerde duruyor.