DOSTLUK SESSİZDİR
Defne ile Asya, çocukları anaokuluna başladığında okul kapısında yolları kesişen iki yabancıydı. Asya’nın oğlu Ali ile Defne’nin kızı Seda aynı sınıfta, aynı sıralarda büyümeye hazırlanıyordu. İlk günlerin telaşıyla öğretmen toplantılarında yan yana oturdular, çocuklarının gözyaşlarına birlikte tanıklık ettiler.
Zaman onları yavaş yavaş birbirilerine yaklaştırdı. Okulun kantininde içilen bir bardak çay, edilen bir kaç samimi söz, aralarında ki mesafeyi sessizce eritti. Paylaşılan her an, dostluklarının köklerini biraz daha derinlere saldı. Çok geçmeden,birbirlerine kardeş kadar yakın oldular. Defne, zarafetiyle dikkat çeken bir kadındı. İnce yapılı,narin,sanki rüzgar esse savrulacak kadar kırılgan. Gözlüklerinin ardından bakan bakışlarında ise bir dinginlik vardı. Hayatla iki yıl önce yüzleşmişti; evliliğin yükünü, sorumluluğun ağırlığını,susarak büyüyen kırgınlıkları tanıyordu. Asya ise daha içe dönüktü. Duygularını kelimelere dökmekten çok, kalbinin derinliklerinde saklamayı seçerdi. Ama Defne, onun suskunluğunu okuyabilen nadir insanlardandı. Anlaşılmanın verdiği o tarifsiz huzurla, aralarındaki bağ her geçen gün daha da güçlendi.
Asya’nın kucağında çoğu zaman küçük kızı Hilal olurdu. Henüz dokuz aylık olan bu minik, annesinin dünyasının merkezindeydi. Gidecek kimsesi yoktu Asya’nın; Hilal’i bırakabileceği ne bir omuz ne de güvenebileceği bir kapı… Bu yüzden onu hep yanında taşırdı. Ama Hilal bebek arabasında durmayı pek sevmezdi; annesinin kolları gün boyu yorulur, ama Asya bunu hiç dile getirmezdi. “Defne ise onun bu halini görürdü. Arkadaşı söylemese de onu duyar, hissettirmese de o hissederdi.” Hilal’i kucağına alır, Asya’nın yorgunluğunu biraz olsun, hafifletmek isterdi. Evinin kapısı her zaman açıktı ona. Bir kahve, bir nefeslik mola, bir parça huzur… Defne’nin varlığı, Asya’nın hayatında bir sığınak gibiydi.
Onlar konuşmadan anlaşabilen iki kalpti. Sustukları yerde birbirlerini duydular. Anlatmadan anlaşıldılar. Sormadan bildiler.
Hilal büyüdükçe Asya’nın kaygıları da büyüdü. O, sevmenin en hassas halini yaşayan annelerdendi. Küçük bir ateş, basit bir düşüş bile onun yüreğinde fırtınalar koparırdı. Elleri titrer çaresizce Defne’ye sarılırdı telefonda. Defne ise her zaman oradaydı. Sesiyle bile huzur veren, karanlık düşünceleri aydınlatan bir dost… Hiç yorulmadan dinler, hiç usanmadan teselli ederdi. Bir gün bile “artık yeter” demedi. Gerçek dostlar hayatında yük olmaz ; aksine yükünü hafifletir Defne’ de Asya için tam olarak buydu.
Yıllar geçse de, çocuklar büyüyüp kendi yollarına gitse de onların bağı hiç kopmadı. Görüşmelerinin sıklığı değişse de hissettikleri hiç eksilmedi. Asya bazen sadece Defne’yi sesini duymak için arardı. Açılmayan telefonlar, geciken dönüşler… Ama hiçbir zaman kırgınlığa dönüşmez bu bekleyiş. Çünkü onların dostluğunda hesap yoktu.
Ne “Neden aramadın? ”sitemi,
Ne de “Neredeydin?” kırgınlığı…
Defne ne zaman arasa, Asya’nın sesi aynı sıcaklıkla karşılık verirdi. Beklemek unutulmak değildi onlar için. Kalpten kurulan bağlar zamanla zayıflamazdı.
Onların dostluğu, yormayan bir yakınlıktı. Tüketmeyen bir bağ… İnsan içini dinlendiren, ruhunu sakinleştiren bir huzurdu. Belki de bu yüzden birbirlerinden hiç sıkılmadılar. Birbirlerine değiştirmeye çalışmadan, oldukları gibi kabul ettiler. Defne, bildiklerini paylaşmaktan çekinmezdi. Özellikle tasavvufa dair anlattıkları, Asya’nın iç dünyasında yeni kapılar aralardı.
Sabırdan söz ederdi, teslimiyetten… Hayatın yükünü hafifletmenin yolunu anlatırdı incitmeden. Asya ise öğrenmeye aç bir kalpti. Her yeni bilgiyle biraz daha büyür, biraz daha derinleşirdi. İçinde hâlâ bir telaş, bir heyecan vardı; ama bu, onun temiz kalbinin yansımasıydı. Kibirden uzak, saf ve içten. İşte bu yüzden, onların dostluğu kelimelerin dokunamadığı kadar derin zamanın eskitemediği kadar gerçekti. Can bağı olan dostluklar kelimelere sığmaz; zamana değil kalbe yazılır…