SORGULATAN GERÇEK II
Bir gün yolda yürürken, hatta yine çok önemli şeyleri (!) dert ederken kravatlı amcayı gördüm. Yine takım elbisesi üstündeydi, kravatı boynundaydı; elinde ise büyük, şekilsiz poşetler vardı. Belli ki içinde farklı ebatlarda atık kartonlar, plastikler vs. bulunuyordu. Merakla ona bakarken yanına 12–13 yaşlarında, zayıf, dalgalı saçlı, beyaz yüzlü bir çocuğun yaklaştığını gördüm. “Torunu mu acaba?” diye düşünürken yanlarından geçiyordum. Kılık kıyafeti de pek düzgün görünüyordu. O da amca gibi kâğıt toplayıcısına benzemiyordu.
Merakım iyice artmıştı. “Biraz yaklaşsam ne konuştuklarını duyabilir miyim acaba!” derken buldum kendimi. “Bu kadar da olmaz, dinleyemezsin tabii ki.” dediğimi duyan insanlar garip garip bakıyordu bana. Anlaşılan yine farkında olmadan yüksek sesle konuşmuştum. Amca ve çocuktan uzaklaştıktan sonra arkama dönüp baktığımda, amcanın cebinden para çıkarıp çocuğa verdiğini fark ettim. Artık emindim; bu çocuk muhakkak onun torunu olmalıydı. Çocukla konuşabilirsem bu işin aslını öğrenebilirdim. Yüzünü hafızama kaydetmiştim. Bu amcanın kim olduğunu, ihtiyaç sahibi olup olmadığını ilk fırsatta öğrenecektim.
Günler, bu çocuğu görmeye çalışarak geçti. Nihayet bir gün kaldırımda yürürken karşılaştım onunla. Sırtında çantası vardı; okuldan dönüyordu anlaşılan. Beklediğim fırsatı yakalamıştım. Bu defa amcanın gizemini çözecektim. Yavaşça yaklaştım:
— Merhaba oğlum, bir bakar mısın?
— Bana mı seslendiniz abla?
— Evet, sana bir şey sormak istiyorum. Çok merak ettiğim bir şey. Kötü bir niyetim yok ama yanlış anlama, olur mu?
Pek ürkek duruyordu. Nasıl sorsam diye endişe ediyordum. Yanlış bir şey yapmamalıydım. Ya düşündüğümün dışında bir durum varsa, ya bir çuval inciri berbat edersem… Bu tedirginlikle konuşmaya devam ettim:
— Geçenlerde konuştuğun amcayı soracaktım. Hani çöp toplayan. Onu ara sıra buralarda görüyorum. Yardıma ihtiyacı var gibi geldi bana. Ben ona yardım edebilirim. Aslında ona da sormak istedim ama öyle bir duruşu var ki, “Benim kimseye ihtiyacım yok.” der gibi. O yüzden cesaret edemedim. Sen tanıyorsun gibi geldi bana, yardımcı olabilir misin?
— Ha, sen Halil amcayı diyorsun abla! Şey… onun yardıma ihtiyacı yok galiba. Çünkü ihtiyacı olan çocuklara yardım ediyor. O çok iyi biridir. Benim dedem gibi… Gerçek dedem olmasını çok isterdim.
Az önce neşeyle konuşan, güleç çocuğun yüzüne bir anda hüzün çöktü. Ah, ben ne yaptım! Hiç böyle düşünmemiştim. Ne yapacaktım şimdi? Kim bilir ne sıkıntısı vardı ki amca ona yardım ediyordu. Sorsam daha kötü olacaktı. Gözleri buğulanmıştı. En dayanılmaz şey bir çocuğun gözyaşı değil miydi? Kelimeler boğazımda düğümlenmek için yarışıyordu. “Allah’ım, boğazımdaki bu düğüm çözülsün ne olur! Ne olur bu çocuğu mutlu edeyim.” diye içimden feryat ediyordum.
— Ya, ne güzel! Seni torunu gibi seven biri demek ki. Okuldan dönüyorsun galiba. Okulun nerede? Kaçıncı sınıfa gidiyorsun?
— Evet, okuldan dönüyorum. Hani şu ilerideki yokuşun aşağısında bir okul var, biliyor musunuz? Rengi sarı gibi olan… İşte orada 7. sınıfta okuyorum. Halil amca sayesinde okuyorum. Aslında ben okula gitmiyordum; çöp topluyordum abla. Halil amcayla da o sayede tanıştık. “Senin çöp toplayarak kazanacağın parayı ben sana veririm, sen okula gitmelisin.” dedi bana. Ben de okuyup tıpkı onun gibi biri olacağım. İhtiyacı olan çocuklara sahip çıkacağım.
— Halil amca ihtiyaç sahibi biri değil yani… Buna çok sevindim. İstemeden seni kırdıysam özür dilerim. Bu arada ismini sormadım, ismin neydi?
— Önemli değil abla, hem ben kırılmam ki. Tam tersi, Halil amcayı düşünen biri olması beni çok mutlu etti. İsmim Burak abla. Evim buraya yakın, Halil amcayla buralarda karşılaşıyoruz. Her gördüğünde bana yardım eder. Hep korur, kollar.
Burak’ın mahcup ama bir o kadar da kararlı duruşuna hayran olmuştum. Belli ki bu yaşına kadar çok şey yaşamıştı. Yaşadığı olumsuzluklar onun içindeki ışığı söndürmemişti. Gözlerindeki ışığı Halil amca da görmüş olmalıydı. Sokaklarda ziyan olmasına gönlü razı olmamıştı belli ki. Acaba nerelerde geziyordu? Burak ve ailesine bakmak için ne kadar süre çöp konteynerlerini karıştırıyordu? Bunu ne zamandır yapıyordu, daha kimler için yapmıştı? Hayatını niçin böyle geçiriyordu? Onu bu hayata iten neydi? Ailesi var mıydı, varsa neredeydi? Kafamda deli sorularla konuşmaya devam ettim.
— Peki Burak, son bir soru sorsam… Halil amcanın ailesi var mı?
— Ailesinden pek bahsetmez abla. Birkaç kere, “Babam benim memur olmamı çok isterdi. ‘Sen okuyup büyük adam olacaksın!’ derdi. Ben olamadım ama sen okuyup büyük adam olacaksın, tamam mı? Söz ver bana!” demişti. Ailesiyle ilgili başka bir şey dediğini hatırlamıyorum. Hâlâ memur olmayı istiyor gibi geliyor bana. Pek fazla konuşmaz Halil amca. Genelde düşünceli ve suskundur. Sert bakışlıdır ama çok yumuşaktır aslında. Hiç kırıcı konuşmaz. Her zaman, “Sen ve senin gibi çocuklar benim ailem.” der. Yardım ettiği başka çocuklar da var galiba ama onları da tanımıyorum abla.
Bu durum giderek garipleşiyordu. Devlet memuru olamadığı için mi takım elbise giyiyordu? Belki de babasına verdiği sözü tutamadığı için böyleydi. Bu ihtimal içimi sızlatmıştı. Ah be Halil amca… Neden böyle olduğunu öğrenemedim ama ne kadar güzel bir kalbin olduğunu öğrendim. Kıskanılası bir kalp. Böyle bir yüreğin varlığından habersiz yüzlerce insan her gün yanından geçip gidiyor. Biri de bendim. Çok şükür ki bu masum yavru vesilesiyle öğrendim. Böyle insanların var olmasına, var olma ihtimaline çokça şükrediyorum şimdi. Burak’ın dedesinin bile ona sahip çıkmadığını öğrenmek yüreğimi daha da burktu. Küçücük yaşında aile desteğinden mahrum kalan bu çocuk içimi titretti.
— Teşekkür ederim Burak, tanıştığımıza memnun oldum. İstersen ben de senin Emine ablan olayım. Ben de Halil amca gibi sana destek olmak isterim. Kabul edersen çok sevinirim.
Allah’ım… İşte gözlerindeki o ışıltı geri gelmişti.
Dünyamı aydınlatan tebessüm…
Saflığın en gerçek hâli…
Çok şükür…