TEPÜK
Sabahın sıcaklığı, sokakta oynayan çocukların neşeli seslerine karışmıştı. Kendi çocuklarını binbir zorlukla büyütmüş olan Zeynep teyzenin ise çocuklara karşı hiç tahammülü kalmamıştı. Yaşlılığın insanı dünyadan soyutlayan sağırlaştırıcı gücü nedense Zeynep teyzeye pek etki etmemişti. Gül Mahallesi’nin çocukları, o sabah da her zamanki gibi sevinç çığlıkları içinde oynuyorlardı. Mehmet, Ali, Hira, Masal, Orhan ve Can mahallenin bazı sakinlerine göre neşe kaynağı, bazılarına göre ise başa tam bir belaydılar.
Mehmet’in cılız sesi tüm mahalleyi inletiyordu:
– Ali! Ali, Ali… Hadi oğlum gelsene, maç yapacağız!
Ali, içeriden seslendi:
– Anam kızıyor, hâlâ kahvaltı yapmadım.
– Boş ver oğlum, yemek yemesen de olur!
Ali, terliklerini gizlice kapıp kendini sokağa attı. Mahallenin takımı yine tamamlanmıştı. O sırada evde oğlunu arayan Gaye Hanım, kızı Hira’ya seslendi:
– Kızım, Ali nerede?
– Bilmiyorum ki ana.
– Ah, yine dışarı kaçtı! Eve gelince kıracağım bacaklarını!
– Hira, git Ali’yi çağır. “Anan sana çok kızdı, hemen eve kahvaltıya gel” , de.
Hira hızlıca sokağa çıkıp seslendi:
– Ali, Ali, çabuk gel, anam çok kızıyor! Seni kahvaltıya çağırıyor.
– Dur dur Hira, maçın en heyecanlı yerindeyiz, gelemem.
– Nasıl en heyecanlı yeri?
– Dur kızım dur, birazdan gol atacağım!
– Gerçekten mi?
Hira bunu duyunca sanki Ali’yi çağırmaya gelmemiş gibi sevinçle maçı izlemeye başladı. Abisine destek vermek için coşkuyla bağırdı:
– Hadi abi! Haydi, başarabilirsin!
Ali topa öyle bir vurdu ki gerçekten de harika bir gol oldu. Top, Zeynep teyzenin camından içeri güm diye girdi. Evdeki büyük gürültüyü duyan Zeynep teyze yatağından fırladı:
– Amanın! Deprem mi oluyor, ne oluyor gayri?
Şaşkınlıkla salona doğru gidince gözlerine inanamadı. Küçülmüş, yuvarlak gözlerini ovuşturdu; yanlış görüyor olamazdı. Salonun tam ortasında, kırık camların arasında kıpkırmızı, yuvarlak bir futbol topu duruyordu. Normalde kaplumbağayı andıran yavaş yürüyüşü, o an sinirden bir ceylanınki kadar hızlanmıştı. Burnundan soluya soluya başını eski ve kırık pencereden dışarı uzattı. Sokaktaki çocuklar ona korku ve endişe dolu gözlerle bakıyordu. Zeynep teyze:
– Sizi gidi bacaksızlar! Ben size göstereceğim gününüzü! Yok yok, ananız babanız size hiç terbiye vermemiş!
Ali, korkuyla kekeledi:
– Teyze… Teyze, ne olur affet…
– Ananıza babanıza söyleyeceğim bunu! Bıktım usandım sizden, bıktım!
Ali’nin gözleri dolmuştu, yüreği ağzına gelmişti. Şimdi ne yapacaktı? Anasının gazabından onu kim koruyacaktı? Zeynep teyzenin ince sesi, o an mikrofon yutmuş gibi tüm mahallede yankılandı. Sesi duyan birkaç kişi ve Gaye Hanım hemen dışarı çıktılar. Gaye Hanım olup biteni anlayınca Ali’ye öyle bir baktı ki çocuk olduğu yerde titredi. Gaye Hanım, Zeynep teyzeden mahcup ve üzgün bir şekilde özür diledi. Ama Zeynep teyze her zamanki aksi hâliyle tersledi:
– Özür dileyeceğinize bacaksız veletlerinize biraz terbiye vereydiniz!
– Tamam teyze, haklısınız. Camınızı yenileyeceğiz, gerçekten üzgünüz.
diyebildi sadece. Ama bu sözler onu iyice küplere bindirmişti. Sonrasında Hira’yı ve Ali’yi kollarından sertçe kavradığı gibi eve götürdü. Eve vardıklarında Ali hüngür hüngür ağlamaya başladı. Gaye Hanım onlara ağır bir ceza verecekti ama yaramaz afacanın böyle ağlayışı kalbine dokunmuştu.
– Tamam, daha fazla zırlama. Zaten senin yüzünden yeterince başım ağrıdı. Ama bu kadar kolay sıyrılamayacaksınız bu işten. Demek benden habersiz evden çıkarsın ha? Size akşama kadar yemek yok! Yerinizden kalktığınızı da görmeyeyim!
Hira araya girdi:
– Ama ana, benim suçum ne?
-Suçunun ne olduğunu bilmiyorsun, öyle mi?
Hira başını öne eğdi, bir şey diyemedi. Gaye Hanım’ın da kursağından bir lokma yemek geçmeyecekti. Onun için zor olsa da bu cezayı çocuklarına verecekti. Hem zaten hazır kahvaltıdan kaçanlar kendileri değil miydi?