FARELER VE İNSANLAR: BİR HAYALİN GÖLGESİNDE
John Steinbeck’in edebiyatından Elif Tükenmez’in sahne yorumuna, karakterlerin iç dünyasından insanın varoluş mücadelesine uzanan bir tiyatro incelemesi.
Bir hayalin peşinde: John Steinbeck’in dünyası
John Steinbeck’in 1937 yılında yayımlanan Fareler ve İnsanlar adlı eseri, Büyük Buhran döneminin Amerika’sında, geçimlerini sağlayabilmek için çiftlikten çiftliğe dolaşan mevsimlik işçilerin hayatını anlatır. Ancak eserin merkezinde yalnızca yoksulluk, güvencesiz çalışma koşulları ve ekonomik eşitsizlik bulunmaz. Steinbeck, insanların birbirlerine duydukları ihtiyacı, hayallerine tutunma çabalarını ve içinde yaşadıkları dünyanın sınırları karşısındaki çaresizliklerini de ele alır. George ve Lennie’nin kendilerine ait bir çiftlikte yaşama hayali, bu nedenle yalnızca ekonomik bağımsızlığa ulaşma isteğini değil, güvenli bir hayata, aidiyete ve birlikte var olabilmeye duyulan ihtiyacı da temsil eder.
George, hayatın sertliği karşısında temkinli davranmayı öğrenmiş, gerçekçi ve sorumluluk sahibi bir adamdır. Lennie ise fiziksel gücüne rağmen davranışlarının sonuçlarını anlamakta zorlanan, dünyayı daha doğrudan ve saf bir biçimde algılayan bir karakterdir. Birbirlerinden farklı olmalarına rağmen yollarını ayırmazlar. George, Lennie’yi korumaya çalışırken Lennie de George’un yalnızlığını hafifleten, onun hayaline inanmaya devam eden kişi olur. Birlikte kurdukları çiftlik hayali, onları çalıştıkları çiftliklerdeki diğer işçilerden ayırır. Çünkü bu dünyada insanlar çoğunlukla tek başlarına yaşar, geçici ilişkiler kurar ve geleceklerini belirleyebilecekleri bir alana sahip olamazlar. George ile Lennie’nin birbirlerine sahip olmaları, bu nedenle sıradan bir arkadaşlığın ötesinde anlam taşır.
Ancak Steinbeck’in dünyasında hayaller, onları kuran insanların isteklerinden bağımsız olarak gerçekleşmez. Yoksulluk, sınıfsal eşitsizlik, güç ilişkileri ve kontrol edilemeyen koşullar, karakterlerin geleceklerini sürekli sınırlar. Çiftlik hayali, bir yandan onları hayata bağlarken diğer yandan ulaşılması giderek zorlaşan bir ihtimale dönüşür. Hikâyenin trajedisi de burada ortaya çıkar: İnsan, kendisini gerçek kılan şeye tutunurken bazen onu koruyacak gücü bulamaz.
Steinbeck’in anlatımını güçlü kılan unsurlardan biri, bu büyük meseleleri gösterişli bir dil kullanmadan aktarabilmesidir. Karakterlerin gündelik konuşmaları, davranışları ve hayatın içindeki küçük olaylar, içinde yaşadıkları düzenin nasıl işlediğini görünür kılar. Yaşlı bir köpeğin öldürülmesi, bir kadının yalnızlığı, bir işçinin geleceğine ilişkin korkusu ya da iki insanın sürekli tekrarladığı bir hayal, hikâyenin düşünsel derinliğini oluşturan unsurlara dönüşür. Yazar, karakterlerini yalnızca iyi veya kötü olarak sınıflandırmaz; onları içinde bulundukları koşullarla birlikte ele alır. Böylece kişisel seçimlerle toplumsal şartlar arasındaki ilişkiyi ortaya koyarken okuru da insan davranışlarının nedenleri üzerine düşünmeye davet eder.
Fareler ve İnsanlar’ı zamansız kılan da bu yaklaşımıdır. Eserin anlatıldığı dönemle günümüz arasında büyük farklılıklar bulunsa da insanın anlaşılma, bir yere ait olma, güvende hissetme ve geleceğe inanma ihtiyacı varlığını sürdürür. İnsanlar değişen koşullar içinde yaşamaya devam ederken yalnızlık, eşitsizlik ve başkalarına duyulan ihtiyaç farklı biçimlerde yeniden ortaya çıkar. Bu nedenle Steinbeck’in hikâyesi yalnızca geçmişin çalışma koşullarını anlatan bir eser olarak kalmaz; insanın kendi hayatına, başkalarıyla kurduğu ilişkilere ve hayallerine bakabileceği bir zemine dönüşür.
Elif Tükenmez: Sadelik içinde saklı gerçek
Bir edebiyat eserini tiyatro sahnesine taşımak, anlatılan olayları yeniden sıralamaktan daha fazlasını gerektirir. Metnin temel meselelerini belirlemek, karakterlerin iç dünyasını sahnede görünür hâle getirmek ve hikâyenin duygusal ritmini korumak gerekir. Yönetmen Elif Tükenmez’in Fareler ve İnsanlar yorumunda öne çıkan yaklaşım, Steinbeck’in yalın anlatımını ve insanın çelişkilerini görünür kılan gerçekçi bakışını sahnede koruma isteğidir.
Tükenmez’i metne yaklaştıran en önemli özellik, Steinbeck’in karmaşık meseleleri büyük cümleler kurmadan anlatabilmesidir. Ona göre bir metni klasik yapan şey yalnızca yazıldığı dönemi başarıyla yansıtması değil, farklı dönemlerde yaşayan insanların kendilerini yeniden tanımalarına imkân vermesidir. Fareler ve İnsanlar, karakterlerinin sıkışmışlıkları ve hayal kırıklıkları üzerinden bu imkânı bugün de sunar. Aradan geçen yıllara rağmen insanın yalnızlığı, güçsüzlüğü ve bir başkasına duyduğu ihtiyaç değişmeden kalır.
Yönetmenin yorumunda hikâyenin merkezinde dostluk, yalnızlık ve hayaller kadar sınıfsal eşitsizlik de bulunur. Çünkü çiftlikteki hayat, insanların değerlerinin güçleri ve üretkenlikleri üzerinden ölçüldüğü bir düzeni yansıtır. Güçlü olanın söz sahibi olduğu, güçsüzleşenin ise kolayca gözden çıkarılabildiği bu düzende yaşlılık, sakatlık ve toplumsal konum, karakterlerin geleceğini belirleyen unsurlara dönüşür.
Tükenmez’in özellikle önem verdiği köpek sahnesi, bu yaklaşımın en açık örneklerinden biridir. Candy’nin yaşlı köpeğinin öldürülmesi, yönetmen için yalnızca artık eskisi kadar işlevsel olmayan bir hayvanın hikâyesi değildir. Bu sahnede bir canlının değerinin ne kadar işe yaradığı üzerinden belirlenmesi sorgulanır. Gücünü ya da üretkenliğini kaybeden bir varlığın kolayca gözden çıkarılması, yalnızca hayvanlara yönelik bir tutum olarak kalmaz; aynı düzen insan ilişkilerinde de kendisini gösterir. Bir insan, sistemin beklentilerini karşılayamadığında veya güçsüzleştiğinde görünmez hâle gelebilir.
Yönetmenin bu sahneyi metindeki hâliyle koruması, oyunun düşünsel arka planını oluşturan bu yaklaşımı değiştirmeden aktarma isteğini gösterir. Köpeğin ölümü, Candy’nin yaşlılığıyla, Lennie’nin kırılganlığıyla ve diğer karakterlerin güvencesiz yaşamlarıyla birleşerek hikâyenin sınıfsal boyutunu görünür kılar. Bu düşünce, Tükenmez’in sahne diline ilişkin tercihlerini de belirler. Yönetmen, seyircinin sahnede olup biteni çözmek için çaba harcamak zorunda kalmadığı, doğrudan hikâyenin içine girebildiği sade ve anlaşılır bir anlatım kurmayı amaçlar. Dramatik yapıya katkı sağlamadığını ya da gereğinden fazla uzadığını düşündüğü bölümleri çıkarırken sahnedeki her unsurun bir işlev taşımasını gözetir. Seyircinin kendisini bir tiyatro salonunda oturuyor gibi değil, bir çiftliğin köşesinde durmuş ve oradaki insanların hayatlarına tanıklık ediyor gibi hissetmesini ister.
Tükenmez’in oyunculuk anlayışı da aynı sadelik üzerine kuruludur. Duyguların sürekli yükseltilerek, bağırarak veya büyük jestlerle seyirciye kabul ettirilmeye çalışıldığı bir anlatımdan uzak durur. Karakterlerin iç dünyasını yalnızca açıkça ifade ettikleri sözlerde değil, davranışlarında ve sessizliklerinde de arar. Seyircinin karakterleri hemen yargılamak yerine önce anlamaya çalışabileceği bir alan yaratmayı hedefler. Karakterlerin davranışlarını haklı çıkarmakla onları anlamak arasındaki farkı korurken son değerlendirmeyi seyircinin kendi deneyimine bırakır. Bu yaklaşımın en belirgin biçimde ortaya çıktığı karakterlerden biri Curley’nin karısıdır. Hikâye boyunca çoğu zaman yalnızca cinselliği üzerinden değerlendirilen ve ahlaki açıdan yargılanan bu kadın, Tükenmez’in yorumunda farklı bir yerden ele alınır. Yönetmen, onu yalnızca erkeklerin gözünden görülen bir karakter olarak bırakmak istemez. Onun için Curley’nin karısı, iletişim kurmaya çalışan, görülmek ve anlaşılmak isteyen, fakat bu ihtiyacını nasıl ifade edeceğini tam olarak bilemeyen bir kadındır. Kendi hayatının içinde kaybolmuş, kendisine bir alan açmaya çalışan ve belki de en çok konuşacak birini arayan bu karakterin trajedisi, yalnızca başına gelen olayda değil, o noktaya gelene kadar yaşadığı yalnızlıkta da saklıdır.
Tükenmez’in seyirciden beklediği, bütün karakterleri aynı biçimde değerlendirmesi değildir. Sanatın tek bir doğruyu göstermesinden çok, insanın kendi sorularını üretmesine alan açması gerektiğine inanır. Gösterimlerden sonra seyircilerle yapılan söyleşiler, farklı şehirlerden gelen mektuplar ve notlar da eserin farklı insanlarda farklı karşılıklar bulduğunu gösterir. Özellikle genç kadınların karakterlerle özdeşleşerek kendi günlüklerini tutmaları, hikâyenin sahneyle sınırlı kalmadığını ortaya koyar. Böylece yönetmenin yorumu, seyirciye hazır cevaplar sunmak yerine onu karakterlerin hayatlarıyla karşı karşıya bırakır. Bir köpeğin neden gözden çıkarıldığı, bir insanın hangi noktada işe yaramaz kabul edildiği, bir kadının neden duyulmak için bu kadar çabaladığı ve bir hayalin insanı ne kadar süre ayakta tutabileceği soruları, oyunun sahne üzerindeki anlatımından seyircinin kendi hayatına uzanır.
Efe Sünerin — Lennie: Masumiyetin taşıdığı ağırlık
Lennie’yi sahneye taşımak, yalnızca fiziksel özellikleri ve davranış biçimleri belirgin bir karakteri canlandırmakla sınırlı değildir. Karakterin dünyayı nasıl algıladığını, olaylar karşısında neden belirli tepkiler verdiğini ve niyetleriyle eylemlerinin sonuçları arasındaki uçurumu anlamak gerekir. Efe Sünerin’in Lennie hazırlığındaki temel yaklaşımı da karakteri dışarıdan taklit etmek yerine onun gözünden bakmayı öğrenmek üzerine kuruludur. Sünerin, karakteri ilk ele aldığında hemen fiziksel davranışlarını oluşturmaya yönelmek yerine Lennie’nin dünyasını anlamaya çalışır. Dönemin Amerika’sını, çiftlik işçilerinin yaşam koşullarını ve insanlar arasındaki ilişkileri araştırır. Lennie’nin yumuşak şeylere duyduğu ilgiyi daha somut biçimde anlayabilmek için tavşanları ve hamsterları gözlemler; evde elinde pamuk tutarak bu duyusal deneyime yaklaşır. Bu çalışmalar, karakterin özelliklerini yüzeysel hareketlere dönüştürmekten çok, onun dünyayla kurduğu ilişkinin temelini anlamaya yöneliktir.
Oyuncu, metinde açıkça anlatılmayan geçmişi de kendi içinde oluşturur. Lennie’nin nereden geldiğini, çocukluğunu, insanlarla ilişki kurmayı nasıl öğrendiğini ve neden belirli biçimlerde davrandığını düşünür. Ancak bu geçmişi seyirciye açıklamak gibi bir amacı yoktur. Onun için önemli olan, karakterin sahnede gerçek bir insan gibi var olmasını sağlayacak içsel zemini kurmaktır. Bu yaklaşım, Lennie’nin bedenine ve sesine de yansır. Sünerin, karakterin farklı konuşmasını yapay bir ses yaratmakla açıklamaz. Lennie’nin konuşma biçiminin, dünyayı algılama biçiminden doğal olarak doğması gerektiğini düşünür. Yürüyüşü, oturuşu, insanlarla arasındaki mesafe, bakışı ve ellerini kullanma biçimi de aynı psikolojik temelden hareketle şekillenir. Böylece karakterin fiziksel varlığı, yalnızca görünüşüne ait özelliklerden oluşmaz; iç dünyasının sahnedeki devamına dönüşür.
Lennie’nin trajedisini belirleyen en önemli unsur, niyetiyle ortaya çıkan sonuç arasındaki büyük farktır. Çoğu zaman kötü bir şey yapmak istemez, ancak davranışlarının sonuçlarını kavrayamaz. Sevdiği şeyleri korumaya çalışırken onlara zarar verebilir. Yumuşak şeylere duyduğu ilgi ve tavşanlara bakma arzusu, onun şefkat ihtiyacını ve güven arayışını ortaya koyar. Ancak bu ihtiyaçların masumiyeti, ortaya çıkan sonuçların ağırlığını ortadan kaldırmaz. Sünerin’in karakter yorumunda önemli olan da bu iki gerçeği aynı anda taşıyabilmektir. Lennie’yi yalnızca fiziksel gücü ve sınırlı algısıyla tanımlamak, onun insanî tarafını eksik bırakır. Bununla birlikte masumiyetini öne çıkararak verdiği zararı önemsizleştirmek de karakterin trajedisini basitleştirir. Seyirci hem Lennie’nin kırılganlığına yaklaşmalı hem de eylemlerinin sonuçlarıyla yüzleşmelidir.
Lennie’nin George’a bağlılığı, bu kırılganlığın merkezinde yer alır. George onun için yalnızca bir arkadaş değildir; dünyayla kurduğu ilişkinin en önemli bağıdır. Lennie’nin en büyük korkusu George’u kaybetmektir. Çiftlik hayali de bu nedenle yalnızca bir ev ve toprak sahibi olma isteğini temsil etmez. Lennie için orası, güvende olabileceği, tavşanlara bakabileceği ve George’un yanında kalabileceği bir cennettir. Bu hayal, iki karakter arasındaki bağı güçlendirirken Lennie’nin dünyasının sınırlarını da ortaya koyar. George geleceği hesaplamaya ve tehlikeleri kontrol etmeye çalışırken Lennie, hayalin gerçekleşeceğine inanarak yaşar. George’un tekrarladığı hikâye, Lennie için güvenli bir dünyanın kanıtı gibidir. Hayalin kendisi kadar, o hayali birlikte paylaşabildiği kişinin varlığı da önemlidir.
Curley’nin karısının ölümüyle birlikte Lennie’nin dünyası geri dönülmez biçimde değişir. Sünerin için bu olay, karakterin niyetiyle sonuç arasındaki uçurumun en ağır hâle geldiği kırılma noktasıdır. Lennie’nin son sahnesini çalışırken oyuncu, duyguyu seyirciye göstermek için zorlamamaya özellikle dikkat eder. Ona göre karakterin başına gelenler zaten yeterince ağırdır; oyuncunun bu ağırlığı daha da büyütmeye çalışması, sahnenin gerçekliğini zedeleyebilir. Bu nedenle son anı dışarıdan sergilemek yerine karakterin içinde kalmayı ve yaşananı mümkün olduğunca doğal biçimde taşımayı tercih eder.
Sünerin’in Lennie üzerinden vardığı düşünce, insanın görünür davranışlarının arkasında çoğu zaman bilinmeyen bir dünyanın bulunduğudur. Her karakterin kendisine ait korkuları, ihtiyaçları ve kırılganlıkları vardır. Oyuncuya göre yönetmenin karakteri yalnızca ne yaptığı üzerinden değil, bunu neden yaptığı üzerinden düşünmeye yönelten yaklaşımı da bu keşfi güçlendirir. Lennie’nin hikâyesi, hayallerin insanı hayatta tutan birer araca dönüşebileceğini de gösterir. Gerçekleşmesi mümkün görünmeyen bir hayale inanmak, bazen insanın yaşadığı dünyaya dayanabilmesini sağlar. Bugünün seyircisi de daha fazla iletişim aracına sahip olmasına rağmen yalnızlık ve aidiyet sorunlarıyla karşı karşıyadır. Sünerin’in Lennie yorumunda öne çıkan ihtiyaç, anlaşılmak ve yanında kalacak birinin varlığını hissedebilmektir. Böylece Lennie, yalnızca masumiyeti ve fiziksel gücüyle hatırlanan bir karakter olmaktan çıkar. Onun hikâyesi, bir insanın dünyayla kurduğu ilişkinin ne kadar kırılgan olabileceğini ve sevgiyle zarar vermenin bazen ne kadar tehlikeli biçimde birbirine yaklaşabildiğini gösterir.
Nihat Gülses — George: Sorumluluk, suçluluk ve son karar
George’u yalnızca Lennie’yi koruyan bir adam olarak değerlendirmek, karakterin taşıdığı asıl yükü eksik bırakır. Nihat Gülses’in yorumunda bu sorumluluk, verilmiş bir sözün çok ötesinde anlam taşır. Lennie’ye sahip çıkmak George için yalnızca başka bir insanın hayatından sorumlu olmak değil, aynı zamanda onu acımasız dünyanın insanı yalnızlaştıran düzeninden ayıran son bağı korumaktır. Büyük Buhran döneminin göçmen işçileri, geçici işlerin ve güvencesizliğin arasında yaşar. Bu dünyada insanlar bir çiftlikten diğerine giderken çoğunlukla yalnız kalır ve kalıcı bağlar kurmakta zorlanır. George ise Lennie sayesinde bu yalnızlığın tamamen içine düşmez. Zaman zaman sorumluluğundan şikâyet eder, öfkesini dile getirir ve Lennie olmadan hayatının daha kolay olacağını söyler. Ancak onun varlığı, George’un hayatını yalnızca zorlaştıran bir yük değildir. Lennie olmasa George da diğer işçiler gibi tarlalarda kaybolup giden, geleceğini yalnız başına karşılamaya çalışan adamlardan birine dönüşebilir. George’un koruma isteğinin arkasında sevginin yanında suçluluk da bulunur. Geçmişte Lennie ile dalga geçmesi ve ona yaptığı şakalar, özellikle Lennie’nin neredeyse boğulmasına neden olan olay, George için bir yüzleşme noktasıdır. Bugün üstlendiği sorumluluk, bu geçmişten tamamen bağımsız değildir. George, Lennie’yi korumaya çalışırken bir yandan da geçmişte yaptıklarının ağırlığını taşır. Bununla birlikte Lennie, George’un hayalinin de tek tanığıdır. Çiftlikten söz ederken yalnızca Lennie’yi sakinleştirmeye çalışmaz; her tekrarda kendisini de o geleceğe inandırır. Nihat Gülses’in oyunculuk yaklaşımında bu hikâyeyi bir masal gibi anlatmamak önemlidir. George, hayali uzak ve kusursuz bir gelecek olarak sunmak yerine, bugünün çaresizliğinin tam ortasında ona tutunur. Hayalin gerçekleşmesi ne kadar zor görünüyorsa George’un ona duyduğu ihtiyaç da o kadar belirginleşir. Çiftlik hayali, iki karakter için aynı anlama gelmez. Lennie için orası güvenli bir cennetken George için yoksulluktan, güvencesizlikten ve başkalarına bağımlı olmaktan kurtulma ihtimalidir. Ancak hayalin ortak olması, George’un ona tek başına inanmasını engeller. Lennie’nin inancı, George’un umudunu da canlı tutar. Bu nedenle Lennie’yi korumak, aynı zamanda kendi geleceğini korumaya çalışmak anlamına gelir. Oyunun ilerleyişinde George’un kontrol etme çabası giderek zorlaşır. Başlangıçta Lennie’nin davranışlarını düzenlemeye, krizleri önlemeye ve başlarına gelebilecek sorunları hesaplamaya çalışır. Ancak Curley’nin karısının ölümüyle birlikte kontrolün elinden çıktığını anlar. Bu olaydan sonra George’un direnen ve sürekli çözüm arayan tavrı, yerini kaçınılmaz olanla yüzleşmeye bırakır.
Nihat Gülses, bu dönüşümü ani bir kırılma olarak değil, oyun boyunca biriken bir çöküş olarak ele alır. Finalde George’un yaşadığı şey yalnızca öfke ya da panik değildir. Onun önünde, Lennie’nin geleceği ve kendisinin taşıyacağı acı arasında sıkıştığı ağır bir karar bulunur. Final sahnesi, oyunun en zor ahlaki sorusunu ortaya çıkarır. Gülses’in yorumunda George’un Lennie’yi öldürmesi, yalnızca bir cinayet olarak değil, onu daha korkunç bir sondan korumaya yönelik trajik bir eylem olarak değerlendirilir. George, Lennie’nin yakalanması durumunda karşılaşacağı şiddeti düşünür ve son anında korku yerine mutluluk hissetmesini ister. Bu nedenle Lennie’ye yeniden çiftlikten söz eder. Kelimeleriyle ona güvenli bir dünya kurarken kendi eylemiyle bu dünyaya giden yolu açtığına inanır. Ancak bu yorum, kararın ağırlığını ortadan kaldırmaz. George, Lennie’yi öldürürken kendisini hayatta tutan hayali ve o hayalin tek tanığını da kaybeder. Onun son eylemi, aynı zamanda kendi geleceğinden vazgeçmesidir. Lennie’nin korkmadan ölebilmesi için George, hayatının geri kalanında taşıyacağı bir acıyı üstlenir.
Gülses, seyircinin George’a yalnızca acımasını istemez. Ona göre acımak, karakterle seyirci arasında mesafe yaratır. Asıl önemli olan, seyircinin George’un çaresizliğini anlamaya çalışması ve kendisini onun yerine koyarak aynı soruyla karşılaşmasıdır: Böyle bir dünyada, böyle bir imkânsızlık içinde başka ne yapılabilirdi? George’un kararını onaylamak zorunlu değildir. Ancak bu kararın hangi koşullar altında verildiğini anlamak, hikâyenin ahlaki ağırlığını seyircinin üzerine taşır. Böylece George’un trajedisi yalnızca Lennie’yi kaybetmesinde değil, onu korumaya çalışırken hayatının en ağır kararını vermek zorunda kalmasında ortaya çıkar.
Can Gür — Candy: Yaşlılık, güçsüzlük ve tutunma ihtiyacı
Candy, hikâyenin yalnızlık, güçsüzlük ve hayal kurma eksenini en görünür biçimde taşıyan karakterlerden biridir. Can Gür’ün hazırlık sürecinde romanı iki kez okuması ve tek elini kullanamayan insanları gözlemlemesi, karakterin hem fiziksel hem de psikolojik dünyasını anlamaya yönelik bir çalışmanın parçasıdır. Oyuncu, Candy’nin sol elinin yokluğunu sahne üzerinde doğal biçimde gösterebilmek için uzun saplı bir süpürgeyle çalışır; jestlerini ve hareketlerini buna göre düzenler. Böylece fiziksel özellikler, karakterin sahnedeki varlığının doğal bir parçasına dönüşür. Candy’nin asıl kırılganlığı ise yalnızca yaşlı ve sakat olmasından kaynaklanmaz. Onun en büyük korkusu, daha da yaşlandığında işe yaramaz hâle gelmek ve sokağa atılmaktır. Yıllardır çalıştığı çiftlikten ve kaldığı barakadan kurtulmak, kendisine ait bir odada ve kendi işinde özgürce yaşayabilmek ister. Bu hayal, başkalarına muhtaç olmadan hayatını sürdürebilme arzusunu temsil eder. George ve Lennie’nin çiftlik hayali Candy için yeni bir umut yaratır. İki karakterin kurduğu geleceğe katılarak kendi hayatını yeniden düzenleyebileceğini düşünür. Bu nedenle çiftlik hayali onun için yalnızca ekonomik bir fırsat değildir; aynı zamanda yalnızlığından kurtulma ve başkalarıyla ortak bir gelecek kurma ihtimalidir. Candy’nin yalnızlığı, diğer karakterlerle kurduğu ilişkilerde de belirginleşir. Curley’nin sert tavrı onda korku yaratır. Curley’nin karısının işçilerle konuşmak için barakaya gelmesi, Candy açısından yalnızca bir sohbet meselesi değildir; Curley’nin kıskançlığı ve doğabilecek sorunlar konusunda duyduğu endişeyi de beraberinde getirir. Güvendiği kişilerden biri olan Slim’in, yaşlı köpeğinin öldürülmesi konusunda beklediği desteği vermemesi ise Candy’nin güven duygusunu sarsar. George ve Lennie ile kurduğu yakınlık da sonunda benzer bir kayıpla sonuçlanır. Lennie’nin Curley’nin karısını öldürmesiyle çiftlik hayali sona erer ve Candy bir kez daha tutunduğu şeyden mahrum kalır.
Bu ilişkilerde tekrar eden sonuç, yalnızlıktır. Candy, başka insanlarla bağ kurarak bu yalnızlığı aşmaya çalışır; ancak hayatındaki her yeni bağ, aynı zamanda yeni bir kayıp ihtimali taşır. Bu kırılganlığın en güçlü karşılığı, yaşlı köpeğinin öldürülmesidir. Köpek, Candy’nin yalnızlığını paylaştığı ve geçmişinden kalan nadir bağlardan biridir. Köpeğin öldürülmesi, yalnızca bir hayvanın hayatının sona ermesi değil, Candy’nin kendisine ait olan bir parçayı da kaybetmesidir. Can Gür’ün karakter için en önemli an olarak bu sahneyi göstermesi, Candy’nin dünyasında köpeğin taşıdığı anlamı ortaya koyar. Oyuncu, bu sahneyi oynarken kendi köpeğinin ölümünü zihninde canlandırdığını ve bu nedenle ağlamakta zorlanmadığını belirtir. Duygu, yalnızca teknik bir oyunculuk çalışmasıyla değil, kişisel bir karşılık üzerinden ortaya çıkar. Yoğun sahnenin ardından karakterden çıkmak için kullandığı yöntem de dikkat çekicidir. Seyirciyi selamlamadan önce kendisine “Oyun bitti Can. Ben Candy değilim. Benim adım Can.” diye telkinde bulunur. Bu cümle, sahnede yaşanan duyguyla oyuncunun kendi kimliği arasındaki sınırı yeniden kurar.
Candy’nin karakterinde küçük ama anlamlı bir çelişki de bulunur. Bir yandan uzun süre çiftlikte çalışan akıllı bir insanın konuşulanları dinlememesi ve meraklı sorular sormaması gerektiğini söylerken başka bir sahnede George ve Lennie’nin konuşmalarını dinler ve onlara sorular yöneltir. Bu durum, Candy’nin yalnızca çevresini gözlemleyen biri olmadığını, aynı zamanda başkalarının hayatına dahil olmak istediğini gösterir. Kendini dinleyen birini bulduğunda içindekileri anlatması da bu ihtiyacın başka bir ifadesidir. Can Gür’ün Candy yorumunda hayaller, gerçek bir umut taşımakla birlikte hayatta kalmayı sağlayan bir araca da dönüşür. Candy, gelecekte kendisine ait bir hayat kurabileceğine inanarak bugünün ağırlığına dayanır. Ancak hayallerin gerçekleşmemesi, karakterin en büyük korkusunu yeniden ortaya çıkarır: Başka insanlara ihtiyaç duymak ve sonunda yalnız kalmak.
Oyuncunun sahnede önem verdiği küçük ayrıntılar da bu duyguyu destekler. Köpeğinin ölümünden sonra, ikinci perdede diğer karakterlerin konuşmaları sırasında “köpek” kelimesini duyduğunda yeniden ağlaması, kaybın Candy üzerindeki etkisinin sürdüğünü gösterir. Genelev anılarını anlatırken geçmişten bir anıyı hatırlayarak saplı süpürgeyle dans etmesi ise karakterin yalnızca acıdan ibaret olmadığını ortaya koyar. Candy’nin de geçmişi, arzuları, anıları ve hayatın içinde tutunduğu küçük sevinçleri vardır. Can Gür’ün yorumunda bugünün insanıyla Candy arasındaki bağ da belirgindir. İnsanlar yalnızlıklarını farklı platformlarda paylaşabilse de bu paylaşımın gerçek hayatta her zaman bir karşılığı bulunmaz. İnsanın anlaşılma ve bir yere ait olma ihtiyacı, iletişim araçlarının çoğalmasıyla ortadan kalkmaz.
Candy’nin hikâyesi, insanın bazen bir hayvana, bazen başka bir insana, bazen de henüz gerçekleşmemiş bir hayale tutunarak ayakta kaldığını gösterir. Ancak hayat her zaman planlandığı gibi ilerlemez. Can Gür’ün seyirciye bıraktığı düşünce de bu noktada belirir: Değişen koşullar karşısında esnek kalabilmek ve alternatifler düşünebilmek gerekir. Çünkü bir hayalin sona ermesi, insanın bütün hayatının da sona ermesi gerektiği anlamına gelmez.
Mert Küçükata — Curley: Gücün ardındaki güvensizlik
Curley, sahneye girdiği anda oyunun ritmini ve duygusal dengesini değiştiren karakterlerden biridir. Mert Küçükata’nın yorumunda onu yalnızca öfkeli, saldırgan ve kötü niyetli bir adam olarak değerlendirmek yeterli değildir. Curley’nin davranışlarının ardında sürekli kendisini kanıtlama ihtiyacı, ihanete uğrama korkusu ve başkalarıyla sağlıklı ilişkiler kuramamasından kaynaklanan bir güvensizlik bulunur. Küçükata, karakteri hazırlarken Steinbeck’in romanını yeniden okur ve dönemin koşullarıyla çiftlik hayatı üzerine araştırma yapar. Curley’nin profesyonel bir boksör olması, karakteri kurarken üzerinde durduğu önemli ayrıntılardan biridir. Patronun oğlu olmanın getirdiği üstünlük duygusu ile boksörün bedensel tepkileri, karakterin duruşuna ve hareketlerine yön verir. Böylece Curley’nin fiziksel varlığı, yalnızca saldırganlığını değil, gücünü sürekli göstermeye ihtiyaç duyan bir insan olduğunu da yansıtır. Oyuncunun prova sürecinde fark ettiği en önemli noktalardan biri, Curley’nin güven sorunlarıdır. Yönetmenin karakterin eşiyle ilişkisini ve kırılma noktalarını ayrıntılı biçimde ele alması, Curley’nin iç dünyasını anlamasına yardımcı olur. Karakterin motivasyonu eşini bulmak ve herkese gücünü kanıtlamaktır. En büyük korkusu ihanete uğramak, en büyük arzusu ise kazanmaktır. Bu nedenle ilişkileri çoğu zaman karşılıklı anlayıştan çok üstünlük kurma çabası üzerinden şekillenir. Curley’nin çiftlikteki konumu, davranışlarını anlamak açısından önemlidir. Patronun oğlu olarak zaten ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Dışarıdaki hayatında profesyonel boksör olması da ona belirli bir saygınlık ve üstünlük kazandırır. Ancak Curley, bu konumunu çiftlikte de sürdürmek ister. Gücünü başkalarına kabul ettirmeye çalışması, aslında sahip olduğu yerin sürekli tehdit altında olduğunu düşündüğünü gösterir. Bu nedenle Curley’nin saldırganlığı, yalnızca öfkeyle açıklanamaz. Eşiyle ilişkisinde kıskançlık ve güvensizlik, işçilerle ilişkisinde ise üstünlüğünü kanıtlama ihtiyacı öne çıkar. Her ilişkide farklı bir duyguyla hareket etse de davranışlarının ortak noktası, kendi konumunu kaybetme korkusudur. Küçükata, seyircinin Curley’yi duyguları olmayan, bütünüyle kötü bir karakter olarak görmesinden özellikle kaçınır. Ancak bu, seyircinin ona mutlaka yakınlık duymasını istediği anlamına gelmez. Oyuncu, özellikle Curley’nin eşinin ölümünde karakterin duygusal tarafının görülmesini önemser. Candy’nin köpeğinin öldürülmesi sahnesi de Curley’nin farklı duygularının açığa çıktığı anlardan biridir. Bu sahnede karakterin yalnızca saldırganlığı değil, olaylar karşısında verdiği tepkiler de görünür hâle gelir. Curley’nin yalnızlığı, diğer karakterlerden farklı bir biçimde ortaya çıkar. Etrafında insanlar bulunmasına rağmen onlarla gerçek bir bağ kuramaz. Kendini güçlü göstermeye çalışırken ilişkilerini zedeler ve yalnızlığını daha da derinleştirir. Bu yönüyle Curley, yalnızlığın her zaman fiziksel olarak tek başına kalmak anlamına gelmediğini gösterir. İnsan bazen başkalarının arasında bulunmasına rağmen anlaşılmadığı ve kendisini olduğu gibi gösteremediği için de yalnız kalabilir.
Oyuncunun karakter üzerinden çıkardığı ders de bu noktada belirginleşir. Bütün duyguları sürekli en yüksek seviyede yaşamak, insanın kendisiyle ve çevresiyle kurduğu ilişkiyi sağlıksız hâle getirebilir. Curley’nin öfkesi, kıskançlığı ve kendini kanıtlama çabası, duygularını dengeli biçimde yaşayamadığında insanın nasıl bir çıkmaza sürüklenebileceğini gösterir. Küçükata için oyunun en zor sahnesi, George’un Lennie’yi vurduğu finaldir. Çünkü bu sahnede bir insanın karşısına çıkan son derece ağır bir kararın eyleme dönüşmesi gerekir. Curley’nin hikâyesinden bağımsız olarak bu sahne, oyunun bütünündeki çaresizliği ve insanın seçeneklerinin ne kadar daralabildiğini ortaya koyar.
Curley’nin hikâyesi, gücün her zaman güven anlamına gelmediğini gösterir. Bazen insanın en saldırgan davranışlarının arkasında, başkalarına göstermek istemediği bir kırılganlık bulunur. Bu kırılganlık, davranışları haklı çıkarmasa da onları anlamanın önünü açar.
Ece Bukan — Curley’nin karısı: Görülmek isteyen kadın
Curley’nin karısı, Fareler ve İnsanlar’ın en kolay etiketlenen, ancak iç dünyası düşünüldüğünde en kırılgan karakterlerinden biridir. Ece Bukan’ın bu karakterle kurduğu ilişki, kısa bir hazırlık süresinin içinde şekillenir. Oyuncu, turne sırasında başka bir oyuncunun ayrılması üzerine karakteri bir gün içinde devralır ve hazırlık sürecini büyük ölçüde sahne üzerinde yaşar. Bu nedenle karakterin fiziksel ve duygusal özelliklerini oluşturma çalışması, oyunun içinde gelişmeye devam eder. Bukan, karakterin davranışlarını anlamaya çalışırken özellikle bir sorunun üzerinde durur: Curley’nin karısı gerçekten arkadaşlık mı aramaktadır, yoksa ilgi görmekten mi hoşlanmaktadır? Bu soru, karakterin seyirci tarafından nasıl algılandığıyla da doğrudan ilişkilidir. Çünkü çiftlikteki erkeklerle konuşmaya çalışan bu kadın, çoğu zaman niyetleri anlaşılmadan değerlendirilir ve cinselliği üzerinden tanımlanır. Oyuncunun yorumunda karakterin temel motivasyonu yaşamak ve görülmektir. Çiftlikteki hayatında yalnız kalmamak için dans etmeyi ve konuşmayı sever; kendisine bir yer açmaya çalışır. Hollywood yıldızı olma hayali de bu ihtiyacın bir uzantısıdır. Bu hayal, yalnızca başka bir hayata geçme isteğini değil, herkes tarafından görülme ve tanınma arzusunu da taşır. Ancak Curley’nin karısının bulunduğu ortam, bu arzuyu gerçekleştirmesine izin vermez. Evliliği içinde yalnızdır ve sürekli kaçındığı kişi kocasıdır. Babasıyla ve kocasıyla yaşadığı baskı, onun kendisini ifade edebileceği alanı daraltır. Böylece karakter, bir yandan görünür olmak isterken diğer yandan içinde bulunduğu koşullar nedeniyle kendisini güvenli biçimde ortaya koyamaz. Bukan’ın karaktere yaklaşımında önemli bir karşıtlık da burada belirir. Oyuncu, kendisinin insanlarla ilişkilerinde daha nazik ve bir yere ait olmaya çalışan biri olduğunu söylerken Curley’nin karısının bu çabayı farklı yollarla gösterdiğini düşünür. Buna rağmen iki tarafın ortak noktası, dışarıya kolayca gösterilemeyen yalnızlıktır. Karakterin yalnızlığını kimseye belli edememesi, onu anlamayı zorlaştıran unsurlardan biridir. Bu yalnızlığın en çarpıcı tarafı, karakterin konuşmaya çalışırken bile görülmemesidir. Bukan, Curley’nin karısının adeta “Beni görün” diye seslendiğini düşünür. Kadının aşağılandığı veya hakarete uğradığı anlarda seyircinin gülmesi bile bu görünmezliğin başka bir biçimine dönüşebilir. Karakterin acısı, başkaları için bir eğlence unsuruna dönüştüğünde onun anlaşılma ihtiyacı bir kez daha karşılıksız kalır.
Bu nedenle Curley’nin karısının hikâyesi yalnızca trajik sonuna indirgenemez. Onun ne istediğini, neden konuşacak birini aradığını ve hangi koşullar içinde kendisine bir hayat kurmaya çalıştığını anlamak gerekir. Hollywood hayali de bu açıdan önemlidir. Karakter, yalnızca bulunduğu çiftlikten uzaklaşmak istemez; başka bir hayatın içinde var olmayı ve kendisini gösterebilmeyi arzular. Bukan için karakterin en zor sahnesi finaldir. Bu sahne, duygusal yoğunluğunun yanında fiziksel açıdan da zorludur. Turne sırasında her sahnede yeterli prova imkânı bulunmaması, hareketlerin güvenli biçimde gerçekleştirilmesi konusunda oyuncunun dikkatli olmasını gerektirir. Karakterin hayatını değiştirebilecek bir cesaret topladığı noktada hikâyesinin aniden sona ermesi, sahnenin ağırlığını artırır. Oyuncu, karakterden çıkmak için özel bir yöntem kullanmadığını, seyircinin alkışlarıyla birlikte karakterden uzaklaştığını belirtir. Ancak Curley’nin karısının hikâyesi, sahne sona erdikten sonra da seyircinin zihninde kalabilecek bir soru bırakır: Bir insanın görülmek için bu kadar çabaladığı bir dünyada, onu gerçekten gören kaç kişi vardır?
Elif Tükenmez’in yönetmenlik yaklaşımıyla da kesişen bu yorum, Curley’nin karısını yalnızca erkeklerin gözünden tanımlanan bir kadın olmaktan çıkarır. Karakterin davranışları, arzuları ve kırılganlıkları bir arada ele alındığında, trajedisi yalnızca başına gelen olayda değil, hayatı boyunca kendisine ait bir alan bulmakta yaşadığı güçlükte belirir.
Hüseyin Tükenmez — Slim: Çiftliğin vicdanı
Slim, oyunun olaylarını doğrudan başlatan bir karakter olmasa da hikâyenin gelişiminde önemli bir yere sahiptir. Hüseyin Tükenmez’in yorumunda Slim, bir kaleciyi andırır: Kendi alanında olup bitenleri kontrol edebilir, önemli müdahalelerde bulunabilir, ancak her şeye yetişemez. Kendi sınırları içinde verdiği kararlar etkili olsa da kontrolünün dışında kalan olayları belirleyemez. Bu benzetme, Slim’in çiftlikteki konumunu ve sahip olduğu gücün sınırlarını anlamak açısından önemlidir. Çiftlikteki diğer işçilerden daha üst bir konumda bulunan Slim, otoritesini sürekli kanıtlama ihtiyacı duymaz. Curley’nin patronun oğlu olmasına rağmen kendisini kabul ettirmeye çalışmasıyla Slim’in tavrı arasında belirgin bir fark vardır. Slim, üstünlüğünü çatışma üzerinden kurmaz. Deneyimi ve sakinliği, onun çiftlikte doğal bir otoriteye sahip olmasını sağlar. Hüseyin Tükenmez, karakteri yalnızca sakin ve güvenilir biri olarak ele almaz. Slim’in dışarıdan görünen duruşunun ardında yorgunluk ve pek çok soru bulunur. Yürüyüşü, bakışı ve insanlarla kurduğu mesafe, karakterin ruh hâlini yansıtır. Ciddi tavrı, çevresindeki insanlar tarafından kabul edilmesini kolaylaştırırken iç dünyasındaki karmaşayı bütünüyle ortadan kaldırmaz. Slim’in pragmatik yaklaşımı da bu çerçevede anlam kazanır. Oyuncuya göre karakterin zaman zaman mesafeli ya da üstten görünen tavrı, empati kuramadığı anlamına gelmez. Slim, koşulların içinde hareket etmek zorunda kalan ve çoğu zaman kendi tercihinden bağımsız biçimde gerçekçi davranan biridir. Hayatın iyi şeyler getireceğine ilişkin umudunun zayıflaması, insanlarla kurduğu ilişkileri de etkiler. George ve Lennie’yi kabul etmesi, Slim’in farklı bir yaşam ihtimalini yeniden hatırladığı anlardan biridir. Bu iki karakterin ilişkisi, çiftlikte alışılmış olan yalnızlığın dışında bir bağın varlığını gösterir. Slim’in onlara güvenmesi, yalnızca yeni işçileri kabul etmesi değildir; başka türlü bir yaşamın mümkün olabileceğini görmesidir. Hüseyin Tükenmez’in yorumunda Slim’in en önemli özelliği, oyunun vicdanını temsil etmesidir. Oyuncunun “Slim bu oyunun vicdanı” ifadesi, karakterin hikâyedeki yerini özetler. Slim, olayların merkezinde her zaman bulunmasa da diğer karakterlerin davranışlarını değerlendirmeye imkân veren bir noktada durur. Ancak bu konum, onu kusursuz bir karaktere dönüştürmez. Slim de kendi sınırları içinde hareket eder ve bazı olaylara müdahale edemez. Oyuncunun özellikle vurguladığı noktalardan biri, Slim’in hayal kurmaktan çok gündelik hayatın düzenine tutunmasıdır. Çalışır, gününü tamamlar ve ertesi güne hazırlanır. Hayatın kendisine sunduğu koşulları kabul etmesi, ona bir tür psikolojik dayanıklılık kazandırır. Diğer karakterler gerçekleşmesini istedikleri bir geleceğe tutunurken Slim, bugünü sürdürebilmenin içinde bir denge bulur.
Bu durum, oyunun hayallerle kurduğu ilişkiyi de çeşitlendirir. Hayal kurmak bazı karakterler için hayatta kalma aracıyken Slim’in dayanıklılığı, beklentilerini sınırlamasından kaynaklanır. Ancak bu, onun yalnız olmadığı anlamına gelmez. Slim de çiftlikteki diğer insanlar gibi belirli sınırlar içinde yaşar ve hayatını bu sınırların dışına taşıyamaz. Hüseyin Tükenmez, karakteri oynarken özellikle zor kararların rahatlatıcı bir tarafı olabileceğini öğrendiğini belirtir. Bu düşünce, oyunun genelindeki ahlaki sorularla da ilişkilidir. Bazen insanın önünde kolay bir seçenek bulunmaz; karar vermek, bütün sonuçları ortadan kaldırmasa da belirsizliğin ağırlığını azaltabilir.
Oyuncunun yorumunda Slim’in dünyası, günümüzle de bağlantı kurar. Ona göre hikâye 2026 yılında da sahnelenebilir; çünkü karakterlerin yaşadığı sert koşullar ve insan ilişkilerindeki kırılganlık, farklı biçimlerde varlığını sürdürür. Slim’in hikâyesi, hayal kurmamanın her zaman umutsuzluk anlamına gelmediğini, ancak insanın hayatla kurduğu ilişkinin de kendi sınırları bulunduğunu gösterir. Slim’in sakinliği, böylece yalnızca bir karakter özelliği olarak kalmaz. O, başkalarının acısını görebilen ama her şeyi değiştiremeyen insanın konumunu temsil eder. Çiftliğin vicdanı olması, bütün sorunları çözebilmesinden değil, sorunların içinde insan kalmaya çalışmasından kaynaklanır.
Yalnızlığın farklı biçimleri, hayallerin ortak ağırlığı
Elif Tükenmez’in yönetmenlik yaklaşımı ile oyuncuların karakter yorumları bir araya geldiğinde, Fareler ve İnsanlar’ın dünyasını bir arada tutan temel meselenin yalnızlık olduğu görülür. Ancak bu yalnızlık, bütün karakterlerde aynı biçimde ortaya çıkmaz. George, Lennie’ye duyduğu sorumlulukla kendi yalnızlığını hafifletmeye çalışır. Lennie, George’un varlığı sayesinde dünyada güvenli bir yer bulur. Candy, yaşlılığı ve güçsüzlüğü karşısında kendisine ait bir geleceğe tutunur. Curley, gücünü kanıtlamaya çalışırken başkalarıyla gerçek bir bağ kuramaz. Curley’nin karısı, görülmek ve anlaşılmak isterken görünmez hâle gelir. Slim ise bütün bu ilişkilerin arasında durarak insanları anlamaya çalışır, ancak onların hayatlarını belirleyen koşulları bütünüyle değiştiremez. Bu farklılıklar, yalnızlığın yalnızca fiziksel olarak tek başına kalmak anlamına gelmediğini gösterir. İnsan kalabalıkların içinde de yalnız olabilir; kendisine yakın olan biriyle birlikte yaşarken de anlaşılmayabilir. Yalnızlık, bazen kaybetme korkusundan, bazen bir yere ait olamamaktan, bazen de insanın kendisini olduğu gibi gösterebileceği bir alan bulamamasından kaynaklanır.
Hayaller de bu yalnızlığın karşısında farklı işlevler üstlenir. George ve Lennie’nin çiftlik hayali, birlikte yaşayabilecekleri güvenli bir geleceği temsil eder. Candy için aynı hayal, yaşlılığın ve güçsüzlüğün getirdiği korkulardan kurtulma ihtimalidir. Curley’nin karısının Hollywood hayali, kendisini gösterebileceği başka bir hayata duyduğu özlemi yansıtır. Bu hayallerin her biri farklı bir ihtiyaca karşılık gelir; ancak hepsinin ortak noktası, karakterlerin mevcut hayatlarının sınırlarını aşma isteğidir. Bununla birlikte hayaller, karakterleri yalnızca geleceğe yöneltmez. Onların bugüne dayanabilmelerini de sağlar. Gerçekleşmesi mümkün görünmeyen bir ihtimal bile insanın yaşamını sürdürmesine yardımcı olabilir. Ancak Steinbeck’in dünyasında hayalin varlığı, gerçekleşeceğinin garantisi değildir. Karakterler geleceğe tutunurken içinde bulundukları koşullar değişmez ve bazen tek bir olay, bütün planlarını altüst eder. Bu nedenle Fareler ve İnsanlar, hayal kurmanın değerini sorgularken hayal kırıklığının ağırlığını da görünür kılar. Bir hayalin gerçekleşmemesi, o hayalin baştan beri anlamsız olduğu anlamına gelmez. Hayal, karakterin yaşadığı süre boyunca ona yön veren, dayanma gücü sağlayan ve başka insanlarla bağ kurmasına imkân veren bir unsur olabilir. Ancak insanın bütün geleceğini tek bir ihtimale bağlaması, o ihtimal ortadan kalktığında onu daha büyük bir çaresizlikle karşı karşıya bırakabilir. Oyuncuların yorumlarında ortaklaşan düşüncelerden biri de budur. Her karakterin kendisine ait bir hayali, korkusu ve kırılganlığı vardır. Bu nedenle onları yalnızca belirli davranışları üzerinden değerlendirmek, hikâyenin insanî boyutunu eksik bırakır. Bir karakterin ne yaptığını anlamak kadar, neden yaptığını da düşünmek gerekir. Yönetmenin sade ve gerçekçi sahne dili, oyuncuların karakterleri içsel nedenleriyle birlikte ele alması ve metnin temel çatışmalarının korunması, bu ortak düşünceyi sahne üzerinde görünür kılar. Seyirciye hazır bir yargı sunmak yerine, karakterlerin seçimleri ve içinde bulundukları koşullar arasında bir ilişki kurma imkânı verir.
Sonuç: İnsan, başka bir insana ne kadar ihtiyaç duyar?
Fareler ve İnsanlar’ın trajedisi, yalnızca karakterlerin hayallerine ulaşamamasından kaynaklanmaz. Asıl ağırlık, insanların kendilerini hayatta tutan bağları korumaya çalışırken karşılaştıkları sınırların ortaya çıkmasında bulunur. George, Lennie’yi korumak isterken hayatının en ağır kararını verir. Lennie, dünyayı anlamaya çalışırken niyetlerinin sonuçlarını kontrol edemez. Candy, kendisine ait bir gelecek kurmaya yaklaşmışken yeniden yalnız kalır. Curley, güçlü görünmeye çalışırken kendi güvensizliğinin içinde sıkışır. Curley’nin karısı, görülmek için çabalarken başkalarının bakışları arasında kendi varlığını kaybeder. Slim ise bütün bu insanların arasında, olanları anlayabilen ancak her şeyi değiştiremeyen bir konumda durur.
Bu karakterlerin hikâyeleri, farklı biçimlerde aynı soruya yaklaşır: İnsan, hayatın zorlukları karşısında neye tutunur ve tutunduğu şeyi kaybettiğinde geriye ne kalır?
Elif Tükenmez’in yönetmenlik yaklaşımı, bu soruyu tek bir cevaba indirgemek yerine seyircinin yorumuna bırakır. Oyunun sade anlatımı, karakterlerin davranışlarına verilen önem ve duyguların abartıdan uzak biçimde aktarılması, hikâyenin seyirciyle doğrudan ilişki kurmasını sağlar. Böylece sahnedeki olaylar, yalnızca geçmişte ve başka bir ülkede yaşayan insanların başına gelenler olmaktan çıkar; insanın kendi hayatında karşılaşabileceği meselelerle birleşir. Bugünün dünyasında iletişim imkânları artmış olsa da anlaşılma, bir yere ait olma ve güven duyulan bir ilişki kurma ihtiyacı ortadan kalkmamıştır. İnsanlar birbirleriyle daha kolay iletişim kurabilirken yine de yalnız kalabilir, hayallerini paylaşabilirken onları gerçekleştirecek koşullara sahip olmayabilir. Bu nedenle Steinbeck’in anlattığı dünya, tarihsel koşullarıyla geçmişte kalmasına rağmen temel meseleleriyle bugün de varlığını sürdürür. Oyunun karakterleri bize bir insanın davranışını değerlendirirken yalnızca görünen sonuçlara bakmanın yeterli olmadığını hatırlatır. Her davranışın arkasında bir korku, bir ihtiyaç, bir geçmiş ya da karşılanmamış bir beklenti bulunabilir. Bunları anlamaya çalışmak, bütün davranışları kabul etmek anlamına gelmez; ancak insanı tek bir yargıya indirgemekten kaçınmayı sağlar. Belki de bu nedenle Fareler ve İnsanlar’ın en güçlü tarafı, seyirciye ne düşünmesi gerektiğini söylememesidir. Hikâye, insanların birbirlerine duydukları ihtiyacı ve bu ihtiyacın içinde barındırdığı kırılganlığı gösterir. Bir yandan başkasına sahip olmanın insanı hayatta tutabileceğini, diğer yandan hiçbir bağın hayatın bütün zorluklarını ortadan kaldıramayacağını hatırlatır. George ile Lennie’nin çiftlik hayali, Candy’nin özgür yaşama arzusu, Curley’nin kendisini kanıtlama çabası ve Curley’nin karısının görülme isteği, farklı biçimlerde aynı insanî ihtiyaca bağlanır: Mevcut hayatın sınırlarını aşmak ve kendisine ait bir anlam bulmak. Ancak hayat, karakterlerin planladığı gibi ilerlemez. Hayaller kırılır, ilişkiler zarar görür ve bazı kararların sonuçlarını geri almak mümkün olmaz. Geriye, yaşananların anlamını düşünmek ve başkalarının hayatlarına hangi koşulların yön verdiğini anlamaya çalışmak kalır. İnsanın başka bir insana ne kadar ihtiyaç duyduğu sorusu, oyunun sonunda yalnızca George ile Lennie’nin ilişkisine ait olmaktan çıkar. Bütün karakterlerin hikâyeleri bu sorunun farklı cevaplarını ortaya koyar. Kimi anlaşılmak, kimi korunmak, kimi ait olmak, kimi de yalnızca görülmek ister. Hiçbiri bu ihtiyaçlardan bütünüyle bağımsız değildir. Fareler ve İnsanlar, tam da bu nedenle yalnızca bir dostluk ya da gerçekleşmeyen hayaller hikâyesi değildir. İnsan olmanın kırılganlığını, güçsüzlüğün görünmezliğini ve bir başkasına duyulan ihtiyacın hayatımızdaki yerini anlatır. Sahne üzerinde yeniden kurulan bu dünya, seyirciyi karakterlerin hayatlarını uzaktan izlemekle yetinmeyen bir karşılaşmaya davet eder.
Çünkü bir hikâyenin gerçek gücü, bize yeni bir cevap vermesinde değil, uzun zamandır sormadığımız bir soruyu yeniden hatırlatmasında saklıdır: Başka bir insanın hayatını anlamaya gerçekten ne kadar yakınız?