İKİ MAVİLİK
Denizi özlediğimi geçenlerde gökyüzüne bakarken fark ettim. Uzun zamandır deniz görmemiştim. Aklıma önce kıyı, dalgaların sesi, tuz kokusu geldi. Sonra başımı kaldırdım. Gökyüzü maviydi. Bir süre baktıktan sonra, denizi özlerken aslında her gün gördüğüm bir maviliği de özlediğimi düşündüm. Her gün üzerimde olan bu maviliği, nedense denizden uzak kalınca fark etmiştim.
Gökyüzünün mavisiyle denizin mavisi aynı şey değil. Yine de denize baktığımızda gördüğümüz manzarada gökyüzünün de payı var. Gökyüzünün rengi suyun yüzeyine düşüyor, ışık değiştikçe denizin görünüşü de değişiyor. Durgun bir denizde gökyüzünün suyun yüzeyinde devam ettiğini görmek mümkün. Ufukta ise ikisinin nerede ayrıldığını seçmek zorlaşıyor. Belki de bu yüzden deniz, insana yalnızca uzaklığı değil, gökyüzünü de hatırlatıyor.
Denizden uzakta olduğumda onu yalnızca bir yer olarak değil, bir görüntü olarak hatırlamamın nedeni de belki bu. Hatırladığım mavilik gökyüzünden tamamen ayrı değil; ikisi de hafızamda tek bir görüntünün parçası. Belki özlediğim şey biraz da buydu.
Sonra dünyanın başka yerlerinde yaşayan insanları düşündüm. Ben gökyüzüne bakarken bir başkası güne yeni başlıyor, bir başkası günün son ışıklarını izliyor olabilir. Hayatlarımız birbirinden habersiz akıp giderken üzerimizde aynı gökyüzünün değişen hâlleri var. Günlük hayatın içinde bunu pek düşünmüyoruz. Kendi işlerimize, kaygılarımıza ve yetişmemiz gereken şeylere öylesine yakından bakıyoruz ki çevremizde olup bitenleri fark etmeye zaman kalmıyor.
Belki telefonların hayatımıza bu kadar kolay yerleşmesinin bir nedeni de dikkatimizi sürekli başka yere çağırması. Ekran, dünyanın her yerinden görüntüleri birkaç saniye içinde önümüze getiriyor. Hiç tanımadığımız insanların hayatlarına tanık oluyor, başka şehirlerde neler olduğunu öğreniyor, bir görüntünün ardından hemen başka birine geçiyoruz. Dünyayı hiç olmadığı kadar çok görüyoruz. Fakat çok şey görmenin, çok şey yaşamaya yetmediğini ancak geriye dönüp baktığımızda fark ediyoruz.
Çocukken zamanın daha uzun gelmesi biraz da bundan olabilir. Bir yere giderken yolun bitmesini beklerdik. Camdan dışarı bakar, aynı manzarayı tekrar tekrar görür, bazen sıkılırdık. Şimdi ise beklemek için bile bir ekrana uzanıyoruz. Belki zaman gerçekten hızlanmadı. Sadece günlerin içindeki anlar birbirine daha fazla benzemeye başladı. Hafızanın ayıracak daha az şeyi olduğunda, ayların birbirinin içine karışması şaşırtıcı değil.
Belki çocuklukta hatırladığımız şeylerin çoğu da bu yüzden küçük ayrıntılardan oluşuyor. Bir yolculukta camdan dışarı bakmak, akşam eve çağrılmayı beklemek, yağmurun dinmesini seyretmek… O anlarda elimizde bizi başka bir yere götürecek bir ekran yoktu. Sıkılmak bile zamanın bir parçasıydı. Şimdi ise boş kalan birkaç saniyeyi bile hemen dolduruyoruz.
Bunu düşünürken yeniden gökyüzüne baktım. Bulutlar yer değiştirmiş, mavinin tonu değişmişti. Birkaç dakika önce baktığım gökyüzü artık aynı değildi. Hiçbir bildirim bunu haber vermemiş, hiçbir fotoğraf o değişimi kaydetmemişti. Yine de o birkaç dakikanın içinde bir şey olmuştu: Zaman geçmişti ve ben onun geçişini yalnızca elimdeki telefonda görünen saatten değil, bir manzaradan anlamıştım.
Denizi bu yüzden özlüyorum. Sadece kıyıyı, dalgaları ya da tuz kokusunu değil; gökyüzüyle denizin birbirine karıştığı o sınırı da. Orada insan, mavinin nerede başladığını ya da nerede bittiğini bir süreliğine düşünmüyor. Denize gitmeden de, kısa bir an için, o sınırın olmadığı yerde durabildiğimi fark ettim.
Akşam yaklaşırken gökyüzü kararmaya başladı. Mavi yavaşça çekildi, gün başka bir renge dönüştü. Ben biraz daha baktım. Bazı şeylerin değerini onları saklamaya çalışırken değil, değiştiklerini fark ettiğimiz anda anlıyoruz. Bazen özlediğimiz yere gitmeden, yalnızca başımızı kaldırarak ona biraz yaklaşabiliyoruz. Belki özlediğimiz insanlar da aynı gökyüzünün altında, bizim göremediğimiz başka bir yerde, o maviliğe bakıyorlardır. Böyle düşününce aramızdaki uzaklık değişmiyor ama gökyüzü, bir anlığına, bu uzaklığın üzerine serilmiş ortak bir yer gibi geliyor.
Şule KOÇ
YAŞ:30
YOZGAT
Mavilik üzerinden denizi, gökyüzünü, çocukluğu ve zamanın sessizce akıp gidişini birbirine bağlayan çok güzel, düşündürücü bir yazı olmuş. Özellikle günümüzün hızla akan hayatında her şeyi görmeye çalışırken yaşadığımız anları kaçırmamız üzerine yaptığınız tespitler çok anlamlı. Bazen gerçekten de zaman hızlanmıyor; biz, onun içindeki küçük güzellikleri fark edemeyecek kadar acele ediyoruz.
Çocukluğa dair yolculuklar, yağmurun dinmesini beklemek, akşam eve çağrılmayı beklerken geçen o uzun dakikalar… Bu ayrıntılar, geçmişe duyulan özlemi çok doğal bir şekilde hissettiriyor. Belki de büyüdükçe özlediğimiz yalnızca o günler değil, hayatın içinde durup çevremize bakabildiğimiz, hiçbir şeyi kaçırma telaşı taşımadığımız zamanlardır.
Yazının sonunda gökyüzünü uzaklıkların üzerine serilmiş ortak bir yer olarak düşünmeniz ise ayrı bir güzellik taşıyor. Bazen insanın içini ısıtan şey, uzaktaki birine ulaşabilmek değil, onunla aynı gökyüzünün altında olduğunu bilmektir. Belki de bazı özlemler, mesafeleri ortadan kaldırmasa da insanın kalbinde ortak bir mavilik bırakır.
Ben yazınızı keyifle okudum. İnsana bir an durup başını kaldırmayı, gökyüzüne bakmayı ve her gün yanından geçip gittiği güzellikleri yeniden fark etmeyi hatırlatıyor.
Kaleminize, emeğinize ve yüreğinize sağlık.