15 Ekim 2026, 06:08:24
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Afyon 13°C
Hafif Yağmurlu
Afyon
13°C
Hafif Yağmurlu
Per 13°C
Cum 9°C
Cts 13°C
Paz 14°C

YERE BIRAKILANLAR

YERE BIRAKILANLAR
8 Ekim 2026 14:49
154
A+
A-

Ben insanların yüzlerini değil, yere bıraktıklarını hatırlıyorum.

Yıllardır aynı yerdeyim. Sabah kapısı açıldığında içeriye birbirinden farklı hayatlar girer. Kimi bir yere yetişircesine hızlı, kimi ağır ve sessiz yürür. Kimi gözlerini yere indirir, kimi yüzüne dışarıda kullanmaya alıştığı ifadeyi takar.

“Ben iyiyim.”

İnsanların en çok söylediği cümlelerden biridir bu. Belki de en az doğru olan.

Sonra hepsi eğilir.

Ve yüzlerinde saatlerdir taşıdıkları şey, bir süreliğine görünmez olur.

Her sabah gelen yaşlı bir adam vardı.

Bastonunu kapının yanına bırakır, ağır ağır yanıma yaklaşırdı. Bir sabah duasının ortasında eli cebine gitti.

Küçük, kenarları yıpranmış bir fotoğraf çıkardı.

Fotoğraftaki kadına uzun süre baktı. Başparmağını fotoğrafın kenarında gezdirdi. Sonra fotoğrafı tekrar cebine koydu.

“Allah’ım…” dedi.

Devamı gelmedi.

O gün anladım. Bazı susuşların ardında söylenemeyen kelimeler değil, kelimelere sığmayan insanlar vardır.

Adam ertesi sabah yine geldi.

Fotoğraf yine cebindeydi.

 

 

Bir süre sonra genç bir kız gelmeye başladı.

Hep en arkaya otururdu. Telefonunu sessize alır, ekranı açıp kapatırdı. Sanki bir haberin gelmesini beklemiyor da gelmemesini umuyordu.

Bir gün çıkmadan önce telefonuna bir mesaj düştü:

“İyi misin?”

Kız ekrana baktı.

“İyiyim.”

Yazdı.

Gönderdi.

Telefonu kapattı.

Sonra başını eğdi.

Ağladı.

Kimse dönüp bakmadı.

Belki de ilk kez, cevabını kimseye ispatlamak zorunda değildi.

Sonraki günlerde yine geldi. Bir sabah kalktı, telefonunun kararmış ekranına baktı. Kendi yüzünü gördü.

Bir an durdu.

Sonra telefonu cebine koydu.

O gün yüzünde, uzun zamandır taşımaktan yorulduğu bir ifadenin eksildiğini gördüm.

 

 

Bir gün küçük bir çocuk geldi.

Babası elinden tutuyordu. Babası nereye oturduysa o da oraya oturdu, babası ne yaptıysa onu yapmaya çalıştı.

Bir ara yanlış yere geçti.

Babası eliyle yerini gösterdi.

Çocuk yerine geçti.

Sonra babasına baktı.

Babası gülümsedi.

Çocuk da.

Henüz bazı cümlelerin cevap olmadığını bilmiyordu.

Henüz “bir şey yok” demenin bazen bir şeyleri saklamak olduğunu bilmiyordu.

Henüz büyümemişti.

Büyüyünce öğrenecekti: Canın yandığında yüzünü düzeltmeyi, bir şey sorulduğunda gülümseyerek geçiştirmeyi, kimse fark etmesin diye içinden geçenleri bile düzenlemeyi…

İnsan büyürken yalnızca kelimeleri öğrenmiyordu.

Neleri söylememesi gerektiğini de öğreniyordu.

 

 

Yıllar geçti.

Yaşlı adam gelmez oldu.

Genç kızın gelişi seyrekleşti.

Çocuk büyüdü.

Ben aynı yerde kaldım.

Fakat artık gelenlere başka türlü bakıyordum.

Kapıdan içeri giren herkesin yanında görünmeyen bir şey vardı.

Kiminin cebinde eski bir fotoğraf, kiminin elinde susmaktan yorulmuş bir telefon, kiminin omzunda kimseye göstermediği bir gün…

Ama burada başka bir şey daha oluyordu.

İnsanlar, dışarıda kendileri için kurdukları düzeni bozuyordu.

Bir süreliğine cevap vermeleri gerekmiyordu.

Birini ikna etmeleri, güçlü görünmeleri, “ben hallederim.” Demeleri gerekmiyordu.

Kimse onları seyretmiyordu.

Kimse onlardan iyi olmalarını istemiyordu.

Belki insanın en çok özlediği şey buydu:

Bir anlığına kendisini açıklamak zorunda kalmamak.

Ben yıllar boyunca bunu gördüm.

Bir adam fotoğrafını cebine koydu.

Bir kız telefonunu kapattı.

Bir çocuk büyüdü.

İnsanlar gelip gittiler.

Ben ise aynı yerde, onların benden ne aldığını değil, burada ne bıraktıklarını biriktirdim.

Bastonlar,

Suskunluklar,

Yarım kalmış cümleler,

Ve dışarıda herkese gösterilen o kusursuz hâller.

Sonra düşündüm:

Belki insanın yere bıraktığı şey, sandığımız gibi yalnızca derdi değildi.

Bazen insan, kendisinden bile sakladığı hâlini bırakıyordu burada.

Başını kaldırdığında onu yeniden almak zorunda kalıyordu.

Fakat artık biliyordu:

Onu taşımak zorunda olduğu için değil,

Dışarıda onsuz yürüyebilmek için.

 

ETİKETLER: , ,
Ben Rümeysa Özgür. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde öğrenim görüyorum. İslam tarihi alanında akademik çalışmalar yürütme hedefiyle tarih, edebiyat ve kültür üzerine okuyorum, araştırıyorum. Yazılarımda insanın hafızayla, zamanla ve kendi iç dünyasıyla kurduğu ilişkiyi anlamaya çalışıyorum. Yazmayı, insanın kendine ve çağına tuttuğu bir ayna olarak görüyorum.
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.