İKİ ELİN ARASINDA İNSAN
Rembrandt’ın Savurgan Oğulun Dönüşü tablosunda bir oğul babasının ayaklarına kapanmış. Belki pişman, belki yorgun, belki de artık kendini anlatmaya mecali kalmamış. Başını kaldırıp kimsenin yüzüne bakmıyor. Sanki bütün dünya karşısında susmuş da yalnızca o iki ele sığınmış.
Ben hep o elleri düşündüm. Çünkü bir insanın en çok ne zaman bir başkasına ihtiyaç duyduğunu anlatıyorlar bana. Bazen yanlışlarımızı yüzümüze söyleyecek birine, bazen de bütün yanlışlarımızı bilmesine rağmen bizi bırakmayacak birine ihtiyaç duyuyoruz. Ve galiba insan, hayatı boyunca bu iki elin arasında kendine bir yer arıyor.
Sol el; derisi gergin, damarları fırlamış, parmakları kumaşa hesap sorar gibi gömülmüş bir erkek eli. Sağ el ise bambaşka bir gövdeden ödünç alınmış gibi: Parmakları açık, etli, yumuşak, bir kadının dokunuşu. Biri tartıyor, diğeri örtüyor. Biri faturayı masaya bırakıyor, diğeri masayı toplayıp kenara çekiyor. Ressam bu iki tezatlığı tek bir ihtiyarın bileklerine bağlamış olabilir ama hayat onları bize tek bir gövdede sunmuyor. Çevremiz bu iki elin farklı suretleriyle dolu.
Bir yanda sürekli sol elle yaklaşanlar var. Bizi eleştiren, yaralayan, geriye iten, her temasında kusurlu ve eksik hissettiren insanlar… Onların yanında hep bir şeyleri yanlış yapmışsındır; hep biraz daha güçlü, biraz daha hatasız olman gerekir. Dokunuşları bir sığınak değil gizli bir mahkemedir. Diğer yanda ise sağ elin sıcaklığıyla duran o azınlık: Kusur görmeyen, görmek istemeyen, eksikliklerinle ve yanlışlarınla seni sadece sen olduğun için kabul eden insanlar. Ne bir savunma isterler senden ne de boğazını sıkan o yapay gücü.
Oysa hayat hepimiz için çok zor, çok uğraştırıcı. Büyüdüğümüzü hem kendimize hem çevremize kanıtlamak için öyle büyük bir çabayla debeleniyoruz ki asıl gerçeği unutuyoruz: İnsan zaman içinde değişir, gelişir; yine, yeniden, hep büyür. Büyümek bir eşiği geçip orada taş kesilmek değildir. İnsan her yaşında hata yapabilir, her yaşında yanlış kararlar verebilir. Bazen altından kalkamayacağı yüklerin altına bile isteye girer, tek başına bir şeyleri başarabilmenin kibriyle kendi sınırlarını zorlar.
Ama en nihayetinde insan yorulur.
Sorumluluk almaktan, her yükü tek başına sırtlanmaktan, anlaşılmamaktan ve bazen ne yaparsa yapsın anlatamamaktan çok yorulur. İşte o anlarda bulunduğu her yerden kendi izlerini yavaşça çeker; içine kapanır, yok olur. Tüm bu koşturmacanın ortasında kendini kaybetmiştir çünkü. Tek arzusu o gürültünün içinden çekilip kendini tekrar bulmak, yeniden kendisi olmak ve yine kendi kökünden güç almaktır. Gitmenin kıymeti de zaten dönmeden anlaşılmaz.
Eşiğe varıldığında hatayı görmezden gelmek başlı başına bir kayıptır. Sahte teselliler insanı iyileştirmez. Gerçek yüzleşmeler can yakar, doğru; fakat insanı yeniden dirilten de o sızıdır. Kendi sınırlarını aşmış birine kendini yeniden hatırlatan, onu yine o sınırların içinde iyileştiren şey bu yüzleşmedir. Sol el can yaksa da eksiklikleriyle, yanlışlarıyla, hataları ve doğrularıyla, ona dair en ufak şeyi bile inkâr etmeden kabullenir gerçeği.
Hemen ardından gelen o sağ el olmasa insan o enkazın altından kalkamazdı. Çünkü dünyada hiç sorgulanmadan anlaşılmak kadar güzel, insanı onaran bir duygu yok. İnsan hisseder; iyi olduğu yeri de, kötü olduğu yeri de çok iyi bilir. Bazen hayat senden ani kararlar vermeni ister ya da seni o eşiğe acımasızca iter. Daha mutlu olacağını düşündüğün kararlar alırsın; bazen de içten içe çok üzüleceğini bile bile veda edersin hayatındaki bazı anlara, insanlara, sımsıkı sarıldığınalışkanlıklara… Sonra durup bocalarsın. Kendini bulmak, kendine gelmek için hiç yargılanmadan, konuşmadan, anlatmadan anlaşılacağın o yere muhtaç kalırsın. Geçirdiğin her anda, her durumda kendini iyileştireceğin; sarıldıkça güçleneceğin bir yere…
Tablodaki oğul işte bu yüzden dizlerinin üstüne çökmüş. İnsanın her zaman güçlü görünmeye çalışması kadar korkunç bir durum yok bu dünyada. Hep güçlü olamayız, her fırtınada başımız dik gezemeyiz. Bazen ileriyi görmek istemez insan. Durup sadece anda kalmak ister. Baş öne eğilir, oturup soluklanmak istersin, dizlerinin üstüne çökersin. Bu bir yenilgi değildir, insan diz çöktü diye güçsüz olmaz. Seni o eşiğe, o güne kadar getiren şey zaten kendi gücündü. Nasıl olur da onca yol kat etmiş, yorulup dinlenmek istemiş, yüklerinden arınmaya çalışan bir insan güçsüz sayılabilir? O diz çöküş, taşımaktan yorulduğun yükleri yere bırakmanın getirdiği en gerçekçi özgürlüktür.
Günün sonunda kendi içimize çekildiğimizde o iki el yine omzumuzda durmak zorunda. Kendimize şefkatli davranmalıyız elbette ama her durumda her yaptığımızı onaylamak ya da her yıkımda zorlama bir iyilik aramak polyannacılıktan öteye geçmez. Bizi hatalarımız büyütüyor; insanız, yanılırız. Kendi hatalarımızın farkına ancak kendimizi dürüstçe yargılayarak, eleştirerek ulaşırız. Asıl gelişim kötüyü yok saymakta değil kötüyü görüp iyi yapabilmekte, orayı iyileştirebilmekte saklıdır.
Rembrandt’ın asırlar öncesinden fısıldadığı gerçek belki de tam da budur: Bizi hırpalayan sol ellerin arasından sıyrılıp eksiklerimizle bizi saran sağ ellerin kıymetini bilmek… Ve en çok da kendi içimize döndüğümüzde hem hesap soran adil bir sol eli hem de konuşmadan bağışlayan şefkatli bir sağ eli aynı omuzda barış içinde tutabilmek.