Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Afyon 9°C
Çok Bulutlu
Afyon
9°C
Çok Bulutlu
Sal 6°C
Çar 9°C
Per 9°C
Cum 8°C

MODERN TOPLUMDA DUYGUSAL YOKSULLUK

MODERN TOPLUMDA DUYGUSAL YOKSULLUK
27 Ocak 2026 15:32
114
A+
A-

Teknolojinin tüm insanlığı esir aldığı bu çağ, yavaş yavaş beni korkutmaya başladı. Küçük ekranların içine kapanıyor, klavyelerin arkasına saklanıyoruz. Sosyal medya bir paylaşım alanı olmaktan çıkıp bir gösteri sahnesine dönüşmüş durumda, biz farkına varmadan hayatımızdan birçok şeyi sessizce alıp götürüyor.

Teknolojiye doğan bu nesil için her şey çoğu zaman daha belirsiz ve donuk. Sanki renkler silinmiş, hayat tek bir çizgide sabitlenmiş gibi. Konuşmalar, sohbetler ve yüz yüze kurulan bağlar artık parmaklarımızın ucuna sıkışmış durumda. Hepimiz bağlıyız ama yalnızız. Hepimiz görünürüz ama bir boşluğun içindeyiz.

Oysa bir fincan kahvenin kırk yıllık hatırı sayıldığı bu toplumda insanlar neden bu kadar bireyselleşti? Birlikte yapılan aktiviteler neden giderek azaldı? Dostluk ve arkadaşlık, sanki yavaş yavaş solup yaşamdan siliniyor. Sessiz çığlıklarımızı duymayan bir toplumda insanın iç dünyası da kaçınılmaz olarak yalnızlaşıyor. Modern yaşamın hızı, bitmeyen meşguliyet ve teknolojik bağımlılık duygusal bağlarımızı fark ettirmeden eritiyor. İnsanlar artık birbirini yalnızca ekranlar aracılığıyla tanıyor, empati ve gerçek duygular birer tık ötesinde kayboluyor. Oysa duygusal yakınlık toplumsal dayanışmanın, gerçek dostluğun ve anlamlı bir hayatın temelidir.

Bütün bu düşünceler zihnimi meşgul ederken geçen gün tanık olduğum küçük bir an, söylediklerimin hâlâ bir karşılığı olduğunu bana yeniden hatırlattı.

Şiddetli bir kar yağışının ardından sokaklar beyaza bürünmüştü. Hava keskin ama tertemizdi. Bir apartmanın önünde, ellerinde poşetlerle yokuştan kayan çocukları izledim. Düşüyorlar, bir yerlere çarpıyorlar, kahkahalarla ayağa kalkıp yeniden deniyorlardı. Soğuktan kızarmış yanaklarına rağmen ne bir şikâyet vardı ne de bir ekran. Kuralları kendileri koyuyor, tartışıp barışıyor, oyuna kaldıkları yerden devam ediyorlardı.

O an fark ettim ki biz büyüdükçe kaybettiğimizi sandığımız birçok şey, onlar için hâlâ sokak aralarında saklıydı: paylaşmak, birlikte gülmek ve anın içinde kalabilmek.

Bu öyle güzel bir andı ki…

Renklerin geri gelmesini istiyorum. Sokakların, kafelerin ve parkların sohbetlerle, kahkahalarla dolmasını… İnsanların birbirine destek olduğu, dostluğun ve dayanışmanın yeniden filizlendiği bir dünyayı hayal ediyorum. Çocukların ekranlara bağlı kalarak değil insanlarla ve toplumla bütünleşerek büyümesini diliyorum. Paylaşmayı, empatiyi ve dayanışmayı öğrenerek yetişmelerini… Farklılıkları kucaklayan, birlikte üreten bir toplumda büyümelerini.

Bu çağın kirli gürültüsü arasında güzel duyguların galip gelmesini; samimiyetin, paylaşmanın ve küçük mutlulukların yeniden değer kazanmasını umut ediyorum. Belki bu sessiz çığlıkları duyurmak zor. Belki gerçek bağları yeniden kurmak zaman alacak. Ama unutmayalım ki her büyük değişim, küçük bir farkındalıkla başlar. Dostluğun, birlikteliğin ve güzel duyguların sesi; teknolojinin soğuk ekranlarından çok daha güçlü olabilir.

Ben Nagihan Kırbaş, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Bilgi ve Belge Yönetimi ikinci sınıf öğrencisiyim. Deneme yazılarıyla ilgileniyorum.
YORUMLAR

  1. Volkan ÇİNİ dedi ki:

    Nagihan Kırbaş’ın bu denemesi, hepimizin her gün yakındığı ama bir türlü içinden çıkamadığı o “ekrana gömülüp yalnızlaşma” derdini çok samimi bir yerden yakalamış; karda kayan çocukların neşesi üzerinden verdiği o “aslında hayat dışarıda” mesajı insanın kalbini yumuşatıyor. Bir fincan kahvenin hatırından girip parmak ucumuzdaki yalnızlığa gelmesi, modern insanın durumunu çok net özetleyen, hani okurken “vallahi doğru söylüyor” dedirten cinsten bir yazı olmuş. Ancak bir yandan da yazar teknolojiyi ve modernleşmeyi biraz fazla “canavar” gibi göstermiş; sanki her şey sadece siyah ve beyazmış gibi, teknolojinin hayatımıza kattığı o hızı ve kolaylığı tamamen kötülemiş. Çocukların sokakta oynaması üzerinden kurduğu nostalji çok güzel olsa da, bugünün dünyasında gerçek çözümün sadece “ekranları kapatalım, eski günlere dönelim” demek kadar basit olmadığı gerçeğini biraz ıskalamış. Yazının sonundaki dilekler çok asilce ama hayatın akışına göre biraz fazla ütopik ve fazla “öğretmen edasıyla” nasihat verir gibi duruyor.

  2. Houda Sahel dedi ki:

    Teknolojinin bizi esir aldığı bu çağda, samimiyetin ve gerçek bağların önemini bu kadar zarif bir dille anlatmanız iyi hissetirdi. Karda kayan çocukların o saf neşesi, aslında hepimizin özlemini duyduğu o “eski ama eskimeyen” değerlerin bir yansıması. Renklerin yeniden hayatımıza dönmesi dileğiyle… Kaleminize, emeğinize sağlık.