BİR ŞEYE YETİŞEMEDİĞİM GÜNÜN NOTLARI
Geçen gün mutfakta durup hiçbir şey yapmadan tezgâha baktığımı fark ettim. Ne yemek yapıyordum ne de bir yere yetişmeye çalışıyordum. Sadece duruyordum. O an içimden geçen ilk cümle şuydu:
“Bir şeye geç kaldım ama neye, bilmiyorum.”
Bu his bana yabancı değil. Son zamanlarda sık sık geliyor. Sanki hayat gizli bir yerden hızlandı da ben fark etmedim. Herkes koşuyor, ben ise hâlâ ayakkabımın bağcığını bağlıyorum. Ekranı açıyorum; bir felaket, bir başarı hikâyesi, bir “şimdi tam zamanı” cümlesi… Hepsi üst üste. Ben ise sabah kahvemin tadını alamadan günü bitiriyorum.
Eskiden günler daha uzun muydu bilmiyorum ama duygular kesinlikle daha ağırdı. Bir şeye üzülünce gerçekten üzülürdük. Günlerce. Şimdi üzülüyoruz, sonra başka bir şeye üzülmemiz gerekiyor. Arada nefes almak yok. Kalbin dinlenme molası iptal edilmiş gibi.
Bir akşam haberleri kapattım. Bilerek. Bilmemek istedim. O gün dünyanın yükünü biraz olsun taşımak istemedim. Sonra suçluluk geldi.
“Nasıl kapatırsın?” dedi içimde bir ses.
“Bu kadar şey olurken sen nasıl durursun?”
İşte tam da bu…
Durmak bile açıklama gerektiriyor artık.
Kendime son zamanlarda sık sık şunu soruyorum:
Ben ne zaman bu kadar aceleci oldum?
Bir mesajı geç cevapladığımda huzursuz oluyorum. Bir şeye hemen tepki vermediğimde eksik hissediyorum. Sanki hayat, anında reaksiyon isteyen bir sınav. Düşünmek, beklemek, susmak… Hepsi zaman kaybı gibi öğretilmiş.
Ama insan böyle yaşamaya uygun değil.
Ben hiç değilim.
Bir gün eski defterlerimi karıştırırken, yıllar önce yazdığım bir cümleye rastladım:
“Bugün canım hiçbir şey yapmak istemedi ve bu çok güzeldi.”
O cümleyi yazabilen hâlime biraz imrendim. Şimdi hiçbir şey yapmadığımda bile kendime kızıyorum. Verimli olmadığım için, bir şey üretmediğim için, bir yere katkı sunmadığım için…
Oysa insan, sadece var olarak da yeterli olmalıydı.
Bazen düşünüyorum: Biz gerçekten mi güçlendik, yoksa sadece alıştık mı? Bu kadar acıya, bu kadar bilgiye, bu kadar gürültüye… Alışmak güçlü olmak gibi geliyor ama değil. Alışmak, kalbin sesini kısmak biraz. Fazla hissetmemek için kendini korumak.
Yine de bazı anlar var; bütün bu hızın içinden sızıp geliyor. Birinin “Nasılsın?” sorusunu gerçekten merak ederek sorduğu anlar. Bir çayın buharına dalıp gittiğim kısa anlar. O anlarda fark ediyorum:
Ben hâlâ buradayım. Yetişemesem de buradayım.
Belki de mesele yetişmek değil.
Belki mesele, kendini tamamen kaybetmeden yürüyebilmek.
Artık her şeye yetişmeye çalışmıyorum. Bazı haberleri bilmiyorum. Bazı konuşmaları kaçırıyorum. Bazı hızlara ayak uyduramıyorum. Eskiden bunu bir eksiklik sanırdım. Şimdi küçük bir direniş gibi geliyor.
Çünkü insan, her şeye yetiştiğinde değil;
bazen durabildiğinde kendine yetişiyor.