YÜZÜMÜZDEKİ DİJİTAL MASKELER
Bir zamanlar insanlar birbirlerinin gözlerinin içine bakar; hüznü de mutluluğu da doğrudan o bakışlarda okurlardı. Üzüntüsünü gizlemek istese bile insanın ses tonu onu ele verirdi, saklayamazdı. Dostluklar, bir ekranın soğuk sınırları içinde değil; aynı masanın etrafında, sıcak bir çay kokusunun eşliğinde şekillenirdi. Kimse kusurlarını gizleme gereği duymazdı. Çünkü eskiden samimiyet, kusurların saklanmasında değil; insanın tam da o kusurlarıyla, olduğu gibi sevilmesindeydi.
Şimdi ise bambaşka bir çağın pencerelerinden bakıyoruz dünyaya. Elimizden bir an bile düşürmediğimiz o parlak ekranlar bize sonsuz dünyalar getirdi belki; ama farkında olmadan içimizdeki pek çok değeri, en çok da o saf samimiyetimizi sinsice çekip aldı hayatımızdan.
Sosyal medya ilk hayatımıza girdiğinde neler düşünmüştük, ne büyük hayaller kurmuştuk, hatırlayalım… Hepimizi birbirimize yakınlaştıracaktı, değil mi? Uzakları yakın edecek, insanlara kendilerini özgürce ifade etme imkânı sunacaktı. Belki bir yönüyle bunları başarabildi de. Fakat zamanla bu olumlu özellikler bambaşka bir boyuta evrildi. İnsanlar artık kendilerini oldukları gibi göstermeyi değil, kendilerini “kusursuz” hâle getirmeyi seçtiler. Filtreler, efektler, yapay dünyalar…
Artık sosyal medya hesaplarımızda her zamanki doğal hâlimiz yer almıyor. Orada sadece “görünmek istediğimiz” hâlimiz yaşıyor; o dijital vitrinlerin arkasında. Mutlu değilsek bile mutlu fotoğraflar paylaşır olduk. Yorgunluktan bitap düşmüşken bile “enerjik görünüm” filtrelerini yüzümüze taktık. İçimiz fırtınalarla, karmaşalarla doluyken bile cümlelerimiz düzgün, kusursuz ve özenle seçilmişti.
Çünkü dijital dünyanın görünmez, yazısız kuralları vardı ve biz bu kurallara sessizce boyun eğdik:
Hep güçlü görünmek zorundasın.
Hep başarılı olmalısın.
Hep eğlenceli görünmelisin.
Ve böylece o dijital maskelerle tanıştık. Bu maskeler öyle sıradan maskeler de değildi; filtreler, özenle seçilmiş kusursuz fotoğraflar, gerçeği ustalıkla saklayan birkaç süslü cümle…
Oysa hayat bir vitrin değil; bazen dağınık bir odadır. Bazen sebepsizce akan gözyaşları, bazen hiçbir şey yapmadan öylece durmaktır.
İşin en tehlikeli yanı da ne yazık ki burada başlıyor. Herkesin o “mükemmel” ve “kusursuz” sanılan hayatını izliyor, sonra dönüp kendi gerçek ve sıradan hayatımızla kıyaslıyoruz. Sonucunda ise kendimizi hep eksik, hep yetersiz hissediyoruz. Kimse sosyal medya hesaplarında uykusuz gecelerini, kırılan hayallerini, içini kemiren yalnızlığını paylaşmıyor. Tam da bu yüzden günümüz insanı, kalabalıkların içinde bile yapayalnız kalıyor.
Unutmayın; hiçbir yapay filtre, içten bir gülüş kadar etkileyici olamaz. Hiçbir dijital beğeni, bir dostun omzunuza dokunup “Yanındayım.” demesi kadar değerli değildir. Ve hiçbir dijital maske, insanın kendi doğal yüzü kadar güzel olamaz.
Şimdi kendimize şu can alıcı soruyu soralım:
Ekranlardaki o kusursuz kişi gerçekten biz miyiz, yoksa başkalarının bizi görmesini istediğimiz hâlimiz mi?