ŞU ANDA ULAŞILAMIYORUM
Durma Hakkı Olmayan Bir Hayatta…
Eskiden insanlar daha az şeye sahipti ama yetinmeyi biliyorlardı. Hayat zordu; sabah erken kalkılır, akşam yorgun dönülürdü. Bu yorgunluk insanın içine çöken bir ağırlık değildi. Şimdi ise günler daha konforlu, imkânlar daha bol; buna rağmen içimizde adı konmamış bir tükenmişlik dolaşıyor. İnsan artık yaptığı işten değil yapamadıklarından yoruluyor. Yetemediği hayatlardan, kaçırdığı ihtimallerden, sürekli daha fazlasının işaret edildiği bir dünyadan.
Bu tükenmişliğin adını koyamayanların bir kısmı profesyonel destek arıyor, bir kısmıysa bunu kabullenip onunla yaşamayı öğreniyor. Burada sorun insanların zayıflığı değil. Kimse keyfinden tükenmiş değil. İnsan, taşıyabileceğinden fazlasını omuzladığında değil bırakmasına izin verilmediğinde yoruluyor. Dinlenmek ayıp, durmak başarısızlık, yetinmek vasatlık olarak öğretildiğinde tükenmişlik bir ruh hâli olmaktan çıkıp normal bir yaşam biçimine dönüşüyor.
Bu çağ insanı kırarak değil ona sürekli güçlü olduğunu hatırlatarak tüketiyor. “Güçlü”, “başarılı”, “olağanüstü üretken” gibi sıfatlar birer hedef olmaktan çoktan çıktı. Artık bunlar korunması gereken birer imaj. Kimse bu yükü isteyerek almıyor ama herkes altında kalıyor. Çünkü güç, bir nitelik değil sergilenmesi zorunlu bir vitrin hâline geldi.
Sabah, en sevimsiz zil sesiyle bir alarm çalıyor. Yüz yarı uykuda, aceleyle hazırlanılıyor. Bir şeyler giyiliyor, belki iki lokma bir şey yeniyor. Ardından kalabalıkların içine karışılıyor. Kimse kimseye çarpmak istemiyor ama herkes birine çarpıyor. Çarpışa çarpışa ilerleniyor. Bu bir yolculuk değil sessiz bir itiş kakış.
Bir yerde, ufacık da olsa bir alan kaplayabildiysen yarış da başlamış demektir. Artık var olmak yetmez; görünmek, yetişmek, yetmek gerekir. Bu telaşın içinde insan yaşamaz, ayakta kalır. Yorgunluk bedende değil zihnin dilinde birikir. Ve zamanla herkes kendi sessiz tükenişini makul saymayı öğrenir.
Asıl mesele şudur: Bu yarış bir yere varmak için değil başkalarının bize yüklediği anlamları doldurabilmek için sürüyor. İyi evlat, başarılı çalışan, güçlü insan, üretken birey… Bunların hiçbiri bize açıkça dayatılmıyor. Ama taşımadığımızda eksik sayılacağımızı hepimiz biliyoruz. İnsan, kendine ait olmayan beklentileri taşırken ağırlaşıyor. Yorulmasının sebebi hız değil yükü yere bırakmasının yasak oluşu.
Ve evet, burada bir suç ortaklığı var. Bu düzen yalnızca bize yapılmıyor, biz de onu her gün yeniden üretiyoruz. Güçlü görünmeye çalışarak, duranı yargılayarak, yetineni küçümseyerek. Kimseyi suçsuz ilan edecek kadar masum değiliz.
Belki de bu yüzden kimse gerçekten duramıyor. Çünkü durmak sadece hareketsizlik değil o anlamların dışına düşme riskini de barındırıyor. Durduğunda geride kalmış sayılıyorsun; sustuğunda silik, yetindiğinde yetersiz. Oysa insanın en çok ihtiyaç duyduğu şey bazen ilerlemek değil olduğu yerde kalabilmek. Kimseye yetişmeden, kimseye benzemeden, bir şey kanıtlamadan.
Hayat doldurulması gereken bir formlar bütünü gibi yaşandığında insan kendine ait olanı ayırt edemez hâle gelir. Ne istediğini değil ne olması gerektiğini bilir. Böylece tükenmişlik bir çöküş değil sessiz bir uyum biçimi olur.
Bu çağın asıl krizi motivasyon eksikliği değil durma hakkının yokluğudur. İnsan, yorulduğunu ilan edemediği yerde yalnızca tükenmez. Kendini de yavaş yavaş kaybeder. Ve sonunda ayakta kalan şey hayatın kendisi değil ona yetişmeye çalışırken taşınan yorgunluktur.